29 Aralık 2007 Cumartesi

Rumi Mevlevi Musıki ve Sema Topluluğu Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Atilla Baran Demirtaş ile yapılan röportaj


Rumi Mevlevi Musıki ve Sema Topluluğu Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Atilla Baran Demirtaş ile yapılan röportajın özeti...

1) Mana ve şekil itibariyle "semâ" ne anlama geliyor?

Semâ, lügatte duymak, işitmek anlamına gelir. Allah’ın yüce kitabı Kur’an-ı Kerim “Oku!” diye başlar. Okuyan “Peygamber” gibi kendine ait her türlü istek ve arzudan geçip Allah’a ayna olmuş, Allah’ın söylediğini aynasında yansıtan, ney’e benzeyen bir kâmil olunca, okunan kulağa geldiğinde manası ile ruhu ve sesleri ile de vücudu harekete geçirir.İşte Kur’an’ın manasının musikisini dinlemeye, dinlerken de vecde gelerek coşkuyla raks etmeye ve dönmeye sema denir. O halde insanı yaratanına götürmeyen bir musiki ile dönme sema olamaz. Sema ruhtan kaynaklanmalıdır cesedden değil. Semanın sağdan sola kalbin etrafında çark atıp dönerek Allah’ın sonsuzluğuna teslim oluşu anlatan bir ibadet olduğunu unutmamak gerekir. Kabe’de nasıl merkez gönülse, semada da merkez mürşidin gönlüdür ki o gönül Allah’ın nuru makamındadır. Ayet-i Kerimede de buyurulduğu gibi “Allah göklerin ve yerin nurudur.” Mevleviliğin sembol zikri semâ’da da maksat ve niyet ruhen yükselmek, Allah’a giden yolda mesafe almaktır.Semâ’daki dönme hareketi, musikinin nağmeleri ile birleşir, her çark atışta zikredilen “Allah” ism-i Celâlinin feyzi, gönlü bir ağ gibi sarar, kuşatır, dervişi eritir, şeffaflaştırır, bir nur sütunu halinde Hakk’a yüceltir.Musikinin sihri, dönmeyi kamçılar, lafza-i Celalin (Allah iradesi ile canlı kılınışın aydınlığı) kalbin pencerelerini aralar, gönle akan feyz-i ilahi mayalanır da mayalanır, coşar taşar, yanar, yandırır, bütün güzelliklerin harman olduğu meydan-ı şerifin manevi burçlarından yükselen görülmez merdivenlerle semalara yükselen derviş, tevhid (birlik) güzelliklerinin gülzârına(gülbahçesi) konar ve semâ’ına orada devam eder, semâzeni koynuna alan tevhid de (Allah’ın her yaratılmışta aynadaki akis gibi tecelli ettiğini görüp yaratandan ötürü yaratılmışa hürmet etmek) semâ’a başlar; böyle bir semâ, bitmeyen senfoninin bitmeyen semâ’ıdır.
Bütün bunların özeti olarak sema, kainatın oluşumunu, insanın alemde dirilişini, Yüce Yaratıcıya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip “İnsan-ı Kamil”e doğru yönelişini ifade eder.



2) Semâ âyînlerinin tarihten beri süregelen kültür ve geleneğinden farklı olarak değişik yorumlar ve uygulamalar ile, dahası seyirlik bir malzeme, inanç turizminin bir parçası halinde ortaya koyulduğu; bu bağlamda aslında Allâh'ı zikirden başka bir şey olmayan semânın yozlaştırıldığı yönündeki kanâatleri bir semâzen olarak nasıl değerlendirirsiniz?

Medya kendine malzeme oluşturmak zorunda; lakin insanların bir kutsalı vardır. Semâ da kutsaldır. Bazı insanlar bunu yanlış yapıyor diye Mevlevileri ve bu dönemde Mevleviliği yaşamaya çalışan insanları üzüyorlar. Üzmeye çalışan kişiler de Mevlana üzerinden benlik davasına düşen kişilerdir. "Ben" yoktur Mevlevilikte; "biz" vardır. Mevleviliğin yaygın ve pratik hayatta bir yeri olduğu zamanlarda bile yanlışlıklar vardı. "Pratikte yaşama alanından kaldırıldığı, kesintiye uğratıldığı dönemden sonra daha iyi olacağını düşünmek her halde hayalperestlik olur. Peygamberlerin getirdiği dinler bile tahrif edilmiştir." Semâ, Allah'ı zikretmenin bir şeklidir. Sema, Mevlevi dervişlerinin aşkını arttırmak, gafillere bu aşkı tanıtmak, bu yolun düşmanlarına ise inceltilmiş bir estetik ve duruş ile onların cehaletlerini önlemek içindir. "Sema, Mevlevi kültürünün bir parçası olarak görmezseniz ve 'bunu aldım bu bana yeter' derseniz bu tür arızalar ortaya çıkar. Mevlana'nın Konya'nın soğuğunda secdede ağlamaktan bitap düştüğünü, gözyaşının buz tuttuğunu bilmez ve sadece tennure giymiş sema eden dervişleri cımbızla çekerseniz böyle yanlışlıklar çıkar ortaya. Semâ ile ilgili çıkan haberler genellikle özü veya sahtesi bağlamındadır; Altının sahtesi olur, tenekenin olmaz. Sahtelerinin çıkması o işin çok değerli olduğunu gösterir, aslının değerini ortaya koyar. Sema ehli insanlar elbette doğuda da var batıda da. Hz. Mevlana Rumi, taklidi semalarımızı hakikisine çevirsin, el çırparak, ayak vurarak ya da elsiz ayaksız hangisi olursa olsun bizi gerçek sema ehlinden kılsın, elini üzerimizden çekmesin, hasta gönüllerimize şifalar ihsan etsin. Selam hidayete tabî olana Aşk-ı niyaz eyleriz…


3) Son yıllarda Mevlânâ'ya, onun fikirlerine, öğretilerine olan ilginin oldukça arttığı bir gerçek. Amerika'da Mesnevî'nin 4 yılda 35 baskı yapması bu ilginin en büyük örneklerinden biri. Bunun dışında Mevlânâ felsefesinin önemli bir öğesini oluşturan semâ âyînlerinin de son yıllarda çok daha fazla izleyici topladığı kaynaklarda yer almakta… Bu konuda benim merak ettiğim şu: Mesnevî'de "öz"ün değişmesi imkânsız; Türkçe Mesnevî de Farsça Mesnevî de İngilizce Mesnevî de "öz" olarak aynı, ancak kötü çevirilerden kaynaklanan ufak sorunlar yaşanabilir. Peki semâda böyle bir durumdan söz edilebilir mi? Yani İstanbul'da Galata Mevlevîhânenesi'nde düzenlenen bir semâ âyîni Konya'dakinden ya da Amerika'daki semâ âyîninden farklılıklar içeriyor mu; çeşitli yerlerdeki izleyiciler ortak bir semâ âyînine şahit olabiliyorlar mı?

New York Times gazetesinin birkaç yıl önce yayınladığı bir haber, uzmanların uzun bir süredir üzerine konuştuğu konuyu teyit etti. Habere göre Mevlânâ Rumi, Amerika'nın en çok okunan şairleri arasında. Gün geçmiyor ki; Mevlânâ Rumi'nin eserlerinden yapılan yeni bir çeviri Kuzey Amerika'da belli başlı kitapçıların raflarını doldurmasın. Fakat Mevlânâ Rumi, sadece kitaplarda kalan bir isim değil. O'nun ismini uluslararası konferanslarda, resmi törenlerde, kiliselerde, TV programlarında duymak, artık sıradan bir şey oldu. Son olarak da Deepak Chopra, Martin Sheen, Demi Moore ,Goldie Hawn ve Madonna'nın , Mevlânâ'nın şiirlerinden esinlenerek "A Gift Of Love" isimli bir albüm hazırlamaları, tasavvufun Batı'daki etkisinin boyutlarını bir kez daha gözler önüne sermektedir. Mevlana Rumi, Amerika'da 2000'li yılların başında en çok satış yapan şairdi. Tüm dünya şairleri arasında birinciliği Mevlana'nın İngilizce'ye çevrilen şiirleri almıştır. Mevlana'yı vicdan özgürlüğü açısından dikkatle incelemek zorundayız. Mevlana, uluslararası hüviyeti ve evrenselliği ile bütün dünyayı etkiliyor. Dünyanın bölündüğü, insanların savaşlarla birbirine kıydığı bir dönemde, büyük haksızlıkların ve adaletsizliklerin insanlar ve uluslar tarafından birbirine yapıldığı bir dönemde; Mevlana Rumi'nin barış ve anlayış ruhu, insanlık ahengi; iyi insanlar, dünya aydınları arasında çok derin etkiler yapmaktadır.Sorduğunuz diğer soruya cevap vermek gerekirse mana açısından “evet” diyebiliriz.Lakin tasavvufun şerri hükümler gibi kat’i kuralları yoktur.Bu nedenle sufiliği insanlar kendi kültürlerinde ve hallerinde yaşıyorlar.

4) Semânın devlet tarafından kültürel bir mirâs olarak korumaya alınması çalışmaları şu an hangi boyutta? Devlet tarafından bu işi yapacaklara bir izin belgesi verilmesi, devletin bu duruma karışması konusundaki düşünceleriniz nelerdir?

Sema değil “SEMA AYİNLERİ MUSIKİLERİ” somut olmayan soyut kültürel mirası koruma altına alındı.Sema her sufi yolunda vardır, çünkü her sufi yolunda zikir vardır.Zikrin neyini koruyacak ki devlet?Zikir özeldir her insan kendi gönlünde yapar.Bizce bunu izlemek isteyen insanlar bilinçlenmeliler öncelikle,ardından da kimseye sertifika vermek zorunda kalmayız.Aldığınız sertifika sizin gönlünüzdeki aşkın gerçekliğine belge olabilecek mi?Sema yapılmaz,yaşanır.

5) İstanbul'da Galata Mevlevîhânesi, Konya'da çeşitli derneklerin yönetimi altındaki dergâhlar… Bunların dışında Türkiye'de faal olarak hizmet veren Mevlevîhaneler, Mevlevî dergâhları var mı? Bu kuruluşlar arasında ilişki nasıldır? Mesela bir ast-üst ilişkisinden söz edilebilir mi?

30 Kasım 1925 tarihinde 677 sayılı kanunla yasaklandı, tekke ,zaviye ve dergahlar.O günden sonra 30 yıl boyunca bütün buralarda yaşatılan ritüeller evlere kapandı.Samimi insanlar kendi aralarında icra etmeye devam ettiler.Kuruluşlar çok fakat sel gider kumu kalır diyoruz.Unesco’ya 2007 için 2003’te rapor ve belgesel hazırlamaya başladığında devlet değil hiçbir kuruluş bunun başarılabileceğine inanmıyorlardı.Lakin ALLAH izin verdi de oldu,yüzümüzün akıyla çıktık.Alt üst ilişkisi mevcut değil bu yolda kim nasıl hizmet ederse hayırlısı olur inşallah.


6) Kadın semâzenler ve toplum içerisinde semâları konusundaki fikirlerinizi paylaşırsanız seviniriz…

Kadınlar kendi aralarında sema ederler ama erkeklerle beraber ya da onların karşısında sema yapmaları diye bir şey hiçbir tekkede, dergahta mümkün değildir. Bu bir ibadettir, dans değildir. Kadınlar mesnevihan olabilir, bu bir ilimdir; fakat hiçbir şekilde bayandan şeyh olmaz ve kadın peygamber de olmadı ,Allah tarafından kadınlar, peygamberlik ve şeyhlik vazifesinden muaf tutulmuşlardır. Bu bir noksanlık değildir. Cenabı Allah kadın kullarına böyle bir yük yüklememiş, iltimas geçmiştir.Afyon Mevlevihanesi’ndeki Destina Hatun’un şeyhliğinden söz ediyor,araştırmayanlar; bunun da tetkik edildiğinde orada sadece idari görevde bulunduğu görülecektir.


7) Mevlevîlik ve Mevlevî semâı hakkında yazılmış birçok eser, yapılan sayısız çalışmalar var. Peki ama Mevlevîler kendilerini tanıtmak için ne yapıyorlar? Mevlevîliği, Mevlevî semâını dışarıdan değil de içeriden bir bakışla tanımak isteyenlerin ulaşabilcekleri kaynaklar, çalışmalar hakkında bize bilgi verebilir misiniz?

Önereceğimiz kitaplar ,

Gülşen-i Tevhid-İbrahim Gülşeni
Minhacu'l-Fukara Fakirlerin Yolu-İsmail Ankaravi
Mevlanadan Sonra Mevlevilik- Abdülbaki Gölpınarlı
Mesnevi Tercemesi ve Şerhi-Abdülbaki Gölpınarlı
Mevlana Celaleddin (Hayatı Felsefi Eserleri) -Abdülbaki Gölpınarlı
Mevlevi Adab ve Erkanı-Abdülbaki Gölpınarlı


Mevlevi Dergâh folklorunu tanıtıcı ve içinde insanların aslına uygun bir şekilde Mevleviliğin zarif kültürünü yaşayacağı bir mekân oluşturmak isteğindeyiz. Burada, Sufizm, Mesnevi ve Divan-ı Kebir sohbetleri yapılacak. Neyler üflenecek, bendirler vurulacak, kanunlar çalınacak. Mevlevi müziği dersleri ve tarihi özümüzde olan sanatlardan ebru, hat, tezhip gibi dersleri verilecek. İnsanların yapılanları ve yapılacakları takip edebilmeleri için de İnternet siteleri kurulacak ve dergi yayıncılığı yapılacak. İlgililer, İnternet üzerinden www.mevlana2007.com; www.galatamevlevi.com; www.rumimevlevi.com gibi sitelerden bizi ve etkinliklerimizi takip edebilecekler. Tabii olarak bunların yapılabilmesi için öncelikle gerçekten derviş gönüllü insanların emeğinin olması gerekiyor. Sonra da finans sıkıntılarını aşmak tabii ki. Bizim Anadolu insanı her şeyi maddi açıdan karşılıksız bekliyor. Bu durumda da Türkiye'de yapmak istediklerimizi gerçekleştiremiyoruz. Tasavvuf özel bir ibadettir. Herkesin yapması gerekmez. Allah'ın( c.c.) farzı değil. Peygamberin sünneti de değil. Farzı ve sünneti yerine getiren Cennete zaten gider. Lakin Tasavvufla haşır neşir olan insanlar daha da ötesini istiyor demektir. Bu nedenle özeldir. Maddi ve manevi olarak insanı biraz zorlar. Bunun ötesinde, maddi zorlukları isterseniz hiç anlatmayayım.
Sussam gönül razı değil, söylesem çare değil...



8) Son olarak… Birleşmiş Milletlerin son yıllarda dünyanın yıkımında oynadığı rolü, İslâm karşısında net söylemlerle olmasa da aldığı kararlardan ulaşabileceğimiz "karşıt" tavrını dikkate alırsak, Birleşmiş Milletlerin bir alt kuruluşu olan Unesco'nun 2007 yılını barış ve hoşgörü timsali olan bir İslâm düşünürüne, gönül adamına atfetmesini bir Mevlevî olarak nasıl değerlendirirsiniz? Bu karar kafamızda hiçbir soru işaretine mahâl verdirmeyecek kadar safiyâne midir?


"Bazen görünmeyen, gizli kalan;
Bazen görünen, belli olan biziz.
Biz bazen Mü'miniz, bazen Musa'nın dinindeniz.
Bazen de Hıristiyan'ız.
Bu gönlümüz, her gönlün örneği olmak için,
Her gün bir başka suretle görünür, kendini gösterir."

Mevlevilik, özü itibariyle yüzyıllardır her varlığı hoşgörüyle selamladığı için, Mevlevilikle ilgili bütün kuruluşlarla birlikte Rumi Mevlevi Musıki ve Sema Topluluğu Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Derneği ve Galata Mevlevi Musiki ve Sema Topluluğu da; Mevlana Rumi yılı olarak 2007 yılını destekleyerek, özveriyle çalışmalarını sürdürmüştür. Her yıl UNESCO tarafından düzenlenen, 2006 yılının da Mozart yılı olarak kutlanmasına vesile olan "Kültürel Mirası Koruma Projesi" nde, sunmuş olduğumuz proje, 160 ülkenin hazırladığı 1500 proje arasıdan 1. seçilmiş ve 2007 yılının tüm dünyada "Mevlana Yılı" olarak kutlanmasına karar verilmiştir.Biz kendimiz sahip çıktığımız için UNESCO bizi taktir ediyor. Yani hiçbir devlet desteği olmadan bu kadar yasaklara vesaireye rağmen, bu sema musikisiyle, ayiniyle yaşıyor, ahali arasında yaşıyor. Biz musıkiyi de semayı da devletten öğrenmedik, hocalarımızdan ağbilerimizden öğrendik.

HOŞÇA BAKIN ZATINIZA EFENDİM,

Eyvallah

30 Ekim 2007 Salı

Mevlana Ruminin DİLİNDEN DUA


Mevlana Rumi'nin Dilinden Dua


Yâ Rabbî! Bizim hâlimize bakarak muâmele etme. Kendi ikrâm ve ihsânına göre bize muâmele eyle.Yâ Rabbî! Kerem ve lütfunla hidâyet ettiğin kalbi tekrar dalâlete, sapıklığa meylettirme. Belâları bizden sarf eyle, çevir ve değiştir. Ey affı çok olan, günahları örten Rabbim! O günahlar dolayısı ile bizden intikam alma. Bize azâb etme.Yâ Rabbî! Biz nefis ile şeytana köpek gibi tâbi olduksa da sen, azab arslanını bize saldırtma.Ey Hayy, ebedî diri olan Rabbim! Taleb ve duâ üzerine nasıl olur da kerem etmezsin. Sen kerem sâhibisin.Ey mahlûkâtın, yaratıkların canlıların ihtiyâcını gideren Rabbim! Sen varken hiç bir kimseyi hatırlamak ve ondan bir şey ummak lâyık değildir.Yâ Rabbî! Rûhumda bir ilim katresi var. İlâhî onu hevâ rüzgarıyla ten toprağından muhâfaza eyle.Ey ihsânı çok olan Rabbim! Cefâ içinde geçip giden ömre merhamet et.Ey affetmeyi seven Rabbim! Bizi affeyle. İsyân derdimize çâre eyle.Ey yardım isteyenlerin yardımcısı! Bizi hidâyete çıkar.Yâ Rabbî! Duâ ve yakarışlarımızda sana lâyık olmayan sözleri bilmeyerek söyleyip hatâlarda bulunmuş isek, o kelimeleri sen ıslâh et ve duâmızı kabul buyur. Çünkü sözlerin hâkimi ve sultanı ancak sensin.Ey âlemin yaratıcısı! Kasvetli, kararmış, katılaşmış âdetâ taş gibi olmuş olan kalbimizi mum gibi yumuşat, feryâdımızı, âh u vâhımızı, hoş eyle ki rahmetini celbetsin, çeksin.Bizi köle gibi kullanan bu serkeş nefisten bizi satın al. O nefis bıçağı kemiğe dayandı (zulmü canımıza yetti).Yâ Rabbî! Sana ne arz edeyim. Çünkü sen gizli ve açık her şeyi bilirsin."
Hz. Mevlâna son demlerinde iken, dostu Siraceddin Tatari'yi yanına çagırarak, kendisine su duayı ögretmis ve sıkıntılı zamanlarında okumasını tavsiye etmistir:"Ya Rabbi! Bana ne senin zikrini unutturacak, sana şevkimi söndürecek, seni tesbih ederken duyduğum lezzeti kesecek bir hastalık; ne de beni azdıracak, şer ve kötülüğümü artıracak bir sıhhat ver."Ey Merhamet edenlerin merhametlisi!Merhametinle bu duamı kabul et.
Hz. Mevlana'nın Sabah Namazından Sonra Okudukları DuaAllah'ım kalbimi nurlandır, kulağımı nurlandır, gözümü nurlandır, saçımı nurlandır, derimi nurlandır, etimi nurlandır, kanımı nurlandır, önümü nurlandır, ardımı nurlandır, altımı nurlandır, üstümü nurlandır, sağımi nurlandır, solumu nurlandır, Allahım! nurumu artır, bana nur ver. Ey nurun nuru ey merhametlilerin merhametlisi Allahım merhametinle beni nur et.Bu dua, ismi güzel, cismi güzel, teni güzel, canı güzel, ruhu güzel, huyu güzel Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'in dilindendir.

Mevlana Ruminin Bir Duası



Mevlana Rumi'nin Bir Duası


Yâ Rabbî! Bizim hâlimize bakarak muâmele etme. Kendi ikrâm ve ihsânına göre bize muâmele eyle. Yâ Rabbî! Kerem ve lütfunla hidâyet ettiğin kalbi tekrar dalâlete, sapıklığa meylettirme. Belâları bizden sarf eyle, çevir ve değiştir. Ey affı çok olan, günahları örten Rabbim! O günahlar dolayısı ile bizden intikam alma. Bize azâb etme. Yâ Rabbî! Biz nefis ile şeytana köpek gibi tâbi olduksa da sen, azab arslanını bize saldırtma. Ey mahlûkâtın, yaratıkların, canlıların ihtiyâcını gideren Rabbim! Sen varken hiç bir kimseyi hatırlamak ve ondan bir şey ummak lâyık değildir. Yâ Rabbî! Rûhumda bir ilim katresi var. İlâhî onu hevâ rüzgarıyla ten toprağından muhâfaza eyle. Ey affetmeyi seven Rabbim! Bizi affeyle. İsyân derdimize çâre eyle. Ey yardım isteyenlerin yardımcısı! Bizi hidâyete çıkar. Yâ Rabbî! Duâ ve yakarışlarımızda sana lâyık olmayan sözleri bilmeyerek söyleyip hatâlarda bulunmuş isek, o kelimeleri sen ıslâh et ve duâmızı kabul buyur. Çünkü sözlerin hâkimi ve sultanı ancak sensin. Ey âlemin yaratıcısı! Kasvetli, kararmış, katılaşmış âdetâ taş gibi olmuş olan kalbimizi mum gibi yumuşat, feryâdımızı, âh u vâhımızı, hoş eyle ki rahmetini celbetsin, çeksin. Bizi köle gibi kullanan bu serkeş nefisten bizi satın al. O nefis bıçağı kemiğe dayandı Yâ Rabbî! Sana ne arz edeyim. Çünkü sen gizli ve açık her şeyi bilirsin.Amin, amin, amin. Ey alemlerin rabbi olan Allah'ım Mevlana hazretlerinin bu niyazını bizden de kabul buyur. Amin.

28 Ekim 2007 Pazar

MEVLEVİ TERİMLERİ



MEVLEVİ TERİMLERİ

Mevlevîlerde, edep telâkkisiyle inançtan meydana gelen terimler vardı. Meselâ kapıyı kapamak, ocağı, yahut mumu söndürmek, ışığı yakmak gibi çeşitli mânaları arasında kötüleri de olan sözler, Mevlevîlikte kullanılmaz, bunların yerine «kapıyı örtmek> yahut «sırlamak», «ocağı ve mumu dinlendirmek», «ışığı uyarmak, uyandırmak» gibi tâbirler kullanılırdı. Ben denmez, «biz», yahut «fakiyr» denirdi. Sen denmez, «siz», yahut «nazarım» denirdi.

Bunların çoğunda Mevlevîlerle diğer tarikatler arasında iştirak vardı. Aynı tâbir, bütün tarikat erbabınca kullanılırdı. Bir kısmı ise yalnız Mevlevîlere mahsustu.

Agâh ol. agâh olmak: Kendine gel, kendine gelmek. Bir şeyi anlamak, gerçeğe ermek anlamına geldiği gibi uykudan uyanmak mânasını da ifade ederdi. Uyan, kalk yerine birisi uyandırılırken el uciyle hafifçe yastığına vurularak yine yavaşça «agâh ol erenler» denirdi.

Allah derdini arttırsin: Bir nev-niyazın aşk ve cezbeye ait bir tezahürü görülürse şeyh veya dedeler, ona bu cümleyle duâ ederlerdi. Dert, aşk ve ihlâs, teslim ve vefa, neş'e ve iştiyak mânalarına kullanılırdı.

Aşkolsun : Birisinin yanına gelen şahıs, oturup niyaz edince, yâ­ni onunla görüşüp yerine oturarak yeri öpünce ev veya hücre sahibi, o zata «aşkolsun» derdi ki bu söz, «hoş geldin» makamındaydı. Bu söze muhatab olan, söyleyenin makamına ve kemâline göre ya elini göğsüne koyup baş keserek «eyvallah» der, yahut yine eğilip yeri öperdi.

Su veya bir şey içene de «afiyet olsun» yerine «aşkolsun» denirdi. Bütün tarikatlerde müşterek olan bu tâbir, bazanda, karşılıklı ve tamamlayıcı tâbirlerle uzatılmıştı. «Aşkolsun» sözüne muhatab olan, «aşkın cemâl olsun» derdi. Bu söz üzerine «aşkolsun» diyen, «cemâlin nur olsun» der ve «nûrün alâ nûr olsun» cevabını alırdı.

Aşk-u niyaz, aşketmek: Selâm anlamınadır. Şeyh veya dede yahut da birisi, ihvandan birini sorarsa bu soruya karşılık «selâmı var» yerine soranın derecesine göre «aşk-u niyaz ederler, kademlerinize aşk-u niyaz ederler», yahut «aşkederler» derdi. Şeyhe veya dedelerden, yahut da İhvandan birine selâm gönderilirken «kademlerine aşk-u niyaz ederim», yahut sadece «aşk-u niyaz ederim» veya «aşkederim» denirdi.

Aşk vermek, aşk almak: Aşkolsun demeğe, yâni gelene hoş geldin yerine bu sözü söylemiye «aşk vermek», bu söze muhatab oluşa «aşk almak» denirdi.

Ateş-bâz : Mevlânâ'nın aşçısı olduğu rivayet edilen bu zatın adı, matbah ve aşçıbaşı yerine de kullanılırdı.

Avam : Sûfiler, hakikat ehli olmıyanlara zahir, zahit, avam gibi adlar vermişlerdi. Zahir, bilhassa Bektâşîler tarafından kullanılırdı. Zahit, hatta Yezîd ve yabancı sözleri, Alevîlere ait terimlerdi. Diğer tarikatlere « sûfî tarikatleri» diyen Mevlevîlerse tarikat ehli olmıyanlara «avam» derlerdi. Mevlevîlere mahsus olan bu terim, Mevlânâ'nın ve Sultan Veled'in eserlerinde de aynı mânada geçer.

Çerağ: Çırak tarzında kullanılan bu kelime, ışık, mum ve kandil anlamlarına gelirdi ve bütün tarikatlerde müşterekti.

Dede: Çile çıkarmış ve hücre sahibi olmuş derviş. Hurûfîlerde, Halvetîlerin bir kısmında ve bilhassa Gülşenilerde bulunan bu tâbir, daha ziyade Mevleviler tarafından kullanılmış ve âdeta onlara mahsus bir tâbir haline gelmişti.

Derviş : Bütün müntesiblere ve bilhassa çilekeşlere denirdi. Tarikat mensubu anlamına gelen bu tâbir, umumî ve müşterekti.

Dinlenmek, dinlendirmek : Işığın sönmesi, söndürülmesi.

Erenler, erenlerim : Şeyhlere ve dedelere söylenirdi.

Eyvallah : «iyi vallahi»den, yahut «İy vallahi»den bozmadır. Bu söz, çağırılan kişi tarafından, efendim mukabili kullanıldığı gibi «aşkolsun» sözüne karşılık teşekkür mânasını da ifade ederdi. Bir soruyu tasdik yollu kullanıldığı da vardı. «Allah eyvallah» tarzında kullanılırsa yemin makamına geçerdi.

Fahir:
Mevlevi sikkesi. Mevlevîlerle Bektâşîler arasında müşterekti. Bektâşîler de Bektaşî tacına fahir derlerdi.

Fakiyr : Yok, yoksul anlamına gelen bu kelime, bütün tarikatlerde müşterekti ve ben yerine kullanılırdı.

Ganisiyim: Müşterek bir terimdi. Bir şey istenmeyip reddedildiği zaman söylenirdi. Bir şeyin çok olduğu da «ganî» kelimesiyle ifade edilirdi.

Göçmek, göçünmek: Ölmek.

Gönül etmek : Bir işin olması veya olmaması için kalben duada bulunmak, olmasını veya olmamasını istemek himmet etmek, birisinin işi için mânevi himmette bulunmak.

Görüşmek : İhvandan iki kişinin, birbirlerinin sağ ellerini, sağ elleriyle, yahut iki elle kavrayıp ağızlarına kaldırarak ve biraz eğilerek aynı zamanda ellerinin üstünü öpmelerine dendiği gibi Mevlevi sâliki, eline aldığı her şeyi, meselâ su içeceği vakit bardağı, eline aldığı kahve fincanını, yatacağı vakit ve kalktığı zaman yastığını, üstüne çekerken ve üstünden atarken yorganını, giyer ve çıkarırken, hırkasının ve çamaşırını yakasını, sikkesinin kenarını... öperdi ki bu öpüşe de görüşmek denirdi. Bu suretle küllî ruhun her şeye sâri olduğu, daha doğrusu her varlık, tek ve mutlak varlığın tezahürü bulunduğu anlatılmış olurdu. Mevlevilere ait bir terimdi.

Hakta: «Yok» sözü yerine kullanılırdı. Meselâ para yok yerine «mangır hakta» denirdi. Umumî ve müşterek terimdi.

Hak vere : Aynı mânada kullanılırdı. «Yok» sözü, hoş görülmez ve söylenmezdi. Bunun yerine bir şeyin bittiğini, tükendiğini anlatmak için «Hak vere oldu» denirdi. Müşterekti.

Hak erenler: Allah ve erenler anlamını ifade ettiği gibi gerçek erenler, yahut Hak olan erenler mânalarını da tazammun ederdi. Erenler hakkında söylenen müşterek terimdi.

Hâmûşân : Susanlar anlamına gelen bu terim, Mevlevîlere aitti, mezarlık ve ölüler yerine kullanılırdı.

Hâmûş-hâne: Bu da aynı mânayı ifade ederdi, Mevlevîlere aitti.

Hora geçirmek: Yemek anlamına gelen farsça «horden» kelimesinden yapılmaydı. Bir şey yemek anlamını ifade ederdi. Tarikatlerde müşterek bir terimdi. Halk dilinde de vardır.

Hora geçmek: Makbule geçmek mânasına gelen müşterek ve hattâ halk dilinde de mevcut bir tâbirdi.

İhvan : Bütün Mevleviler birbirlerine «ihvan-kardeşler» derlerdi. Umumî olmakla beraber daha ziyade Mevleviler tarafından kullanılırdı.

Kanını içine akıtmak: Cezbe ve neş'e halinde o hali izhar etmemek. Mevlevîlere ait bir terimdi. Coşkunluk gösterene «Kanını içine akıt» derlerdi.

Köçek : Nev niyaza ve bilhassa yeni semâ' çıkaran genç muhibbe «köçek» ve «Mevlânâ köçeği» denirdi. Ayrıca herhangi bir dedenin, yahut şeyhin hücre veya daire hizmetine bakan ve onun terbiyesi altında bulunan dervişe de «filânın köçeği» derlerdi.

Mangır: Para. Bu da müşterekti.

Mihman : Farsça konuk anlamına gelen bu kelime, aynı mânada kullanılırdı. Müşterek ve umumi bir tâbirdi.

Nazarım : Sen yerine kullanılırdı. Mevlevîlikte nazarın, yâni bakışın büyük bir ehemmiyeti vardı. Hamzaviler gibi Mevleviler de mürşidin bakışının, insanı cezbeye ulaştıracağına inanırlardı. Devr-i Veledî'de karşılaşanlar birbirlerinin yüzlerine ve kaşlarının aralarına bakarlardı. Aynı zamanda karşımdaki, benim nazarım olur, ben de ona nazar kesilirsem birleşmiş oluruz ki bu takdirde kelime, birliği de anlatır. Umumî olmakla beraber daha ziyade Mevleviler ve Bektâşîler tarafından kullanılırdı.

Nev-niyaz: Tarikate yeni girmiş ve bilhassa genç muhib ve semâ'zene denirdi. Mevlevîlere mahsustu.

Nezir-i Mevlânâ: Mevlânâ nezri, dokuz ve dokuzla kabil-i taksim olan sayılardır. Dokuzun iki misli olan onsekiz sayısı tam nezir sayılır ve onsekiz sayısı, nezr-i Mevlânâ'yı ifade ederdi. Tekkeye giden, derğâhtan çıkarken, dedesiyle görüşür ve bu sırada sır olarak, yâni gizlice avucuna, yahut niyaz ederken postunun altına, kudretine göre onsekiz kuruş, yahut onsekiz yirmibeşlik, yarım lira... koyardı. Kudreti yoksa yeşil bir yaprak, nezir yerine geçerdi.

Onsekiz sayısının Mevlevîlerce kudsiyeti nerden gelmektedir? Huseyn Fahreddin Dede, mecmuasın­da nezr-i Mevlevi'yi şöyle izah etmiştir:

«Nezr-i Mevlevi onsekiz olmak, Hazret-i Mevlânâ azzamallâhû zikrehû ve kuddise sırrahul a'lâ'ya yevmiyye onsekiz defa vürud eden tecelli-i zâta mebnidir. Her biri bin derece itibariyle müşahedatı onsekiz bin âlemi cami' olduğu gibi Hayy ism-i şerifine dahi mutabıktır. Kezalik nezr-i Şems altı olmak, altışar bin itibariyle üç mevalid de cem'i adette envâını nezr-i Mevlevi câmi'dir.»

Bu izahattan anlaşılıyor ki Mevlevîlerde bir de «nezr-i Şems» vardır ve bu nezrin sayısı altıdır.

Sûfîlerce mutlak varlık olan Allah, zatî iktizası olan hakıykat-i Muhammediyye'ye tenezzül etmiş ve bundan da kâinat zuhur eylemiştir. Yaratıcı kudretin aktif kabiliyeti olan «akl-i küll» le pasif kabiliyeti olan «nefs-i küll», dokuz göğü meydana getirmiş, bunların hareketi, dört unsuru izhar eylemiştir. Dokuz gökle dört unsurdan cemat, nebat ve hayvan vücut bulmuştur. Böylece kâinat, kısa ve toplu bir bakımla onsekiz varlıktan meydana gelmektedir. Mübalâğa ve tafsil bakımından bu onsekiz âlemin her biri, Araplarca son sayı olan binle ifade edilmiş ve «onsekiz bin âlem» sözü meydana çıkmıştır.

Aynı zamanda Mevlânâ, Mesnevi'nin ilk onsekiz beytini bizzat yazmıştır. Mevlevîlerce bu onsekiz beyit, Kur'ânın Fâtiha'sı gibi bütün Mesnevi'nin özüdür. Allah adlarından «Hayy-daimî diri» adı da ebced hesabında onsekizdir. Bizce bu dokuz ve bilhassa onsekiz sayısında daha ziyade bu inancın ve Mesnevinin ilk onsekiz beytinin tesiri vardır.

Nezr-i Mevlânâ, edebiyata da girmiş ve tarih düşürülürken bu sayı, tarih mısraına eklenerek veya mısradan çıkarılarak tam sayının bulunması yoluna gidilmişti. Bu terim de Mevlevîlere mahsustur.

Niyaz: Baş kesmek de denir. Mukabeleyi anlatırken niyazdan bahsetmiştik. Mukabeleden başka zamanlarda bir Mevlevi, diğer bir Mevlevi ile ayakta buluşunca her ikisi de şu suretle birbirlerine niyaz ederlerdi: Niyâz eden, şehadet parmağını, diğer parmaklara nispetle düz olarak tutup sağ elini dudağına götürür ve şehadet parmağını sükût işareti yapar gibi dudaklarının üstüne biraz mail olarak koyup hafifçe öper ve derhal yine parmaklar biraz açık olarak elini kalbinin üstüne koyup başını eğerdi. Karşıdaki de aynı tarzda sağ eliyle aynı hareketi yapar ve baş keserek niyaz etmiş olurdu. Bu, parmağı ağza götürmek, sırrı fâşetmemeğe ve sükûta, baş kesmek de insanı takdise alâmetti.

Dergâha, şeyhe, dedeye ve canlara verilen hediyeye de niyaz denirdi. Bu bakımdan niyaz, aynı zamanda nezir müradifiydi. Umumî bir terimdi.

Rızâ: Allah razılığım ve yol uğruna çekilen zahmet ve mihnetlere razı olmayı bildiren bir terimdi. Müşterek olmakla beraber Mevleviler, bu tâbiri daha fazla kullanırlardı. «Rızâ» kelimesi, ebced hesabında 1001 sayısını ifade ettiğinden ve Mevlevi çilesi, binbir gün hizmetle olduğundan bu kelime, Mevlevi edebiyatına da girmişti.

Safa-nazar : Temiz bakış anlamına gelen bu söz, mürşidin sâlike nazarı ve sâlikin herkese ve herşeye birlik gözüyle bakışı hakkında kullanılırdı. Sâlik, hiç bir şeye kem nazarla, yâni kötülükle ve Allahdan ayrı bir görüşle bakmıyacaktı. Bu suretle yol eri, daimî bir huzur ve mücahede içinde bulunurdu ki bunun sonucu, vahdetin tahakkukuydu. Nazar tâbiri, Melâmî-Hamzavîlerde de aynı anlama gelirdi. Ancak safa-nazar terimi, Mevlevîlere aitti.

Sırrolmak: Gizlenmek, kaybolmak, sönmek, ölmek. Müşterekti.

Sırlamak : Gizlemek, kapıyı, pencereyi, yahut bir şeyi kapatmak, mumu, lâmbayı, kandili, elektriği söndürmek, ölüyü gömmek. Müşterekti.

Sırlanmak: Gizlenmek, kapanmak, söndürülmek, gömülmek. Umumî ve müşterekti.

Uyanmak, uyandırmak, uyarmak: Mumun, kandilin, ocağın ve sairenin yanması, yakılması, yakmak. Birisinin gerçek sırrına ermesi, erdirilmesi. Umumî ve müşterek bir terimdi.

TığIamak : Kurban kesmek. Bu da umumî ve müşterekti.

Tığlanmak: Kesilmek. Kurban hakkında kullanılırdı ve müşterek bir terimdi.

Vahdet: Uyku.

Yürümek: Ölmek.

MEVLEVÎ KIYAFETLERİ


MEVLEVÎ KIYAFETLERİ

Mevlevi elbisesi

Mevleviler, elifî denen ağı, pantalon ağından biraz geniş şalvar, ya­kası bir parmak enliliğinde ve sol taraftan iliklenen bele yahut belden bi­raz aşağıya kadar inen dar kollu ince gömlek, bu gömlek üstüne kolsuz, yakasız, fakat omuzlara gelen yerlerinde, omuz başlarını örtecek şekilde ve gittikçe ensizleşen müdevverce bir istitale bulunan ve bele kadar inen önü açık yelek (Hayderî, Hayderiyye) ve hepsinin üstüne de yakasız ve enseden göğse kadar yanlarda, ekseriyetle Oniki İmâm'a işaret olarak oniki, yahut Mevlevîlerce kutlu sayı olan onsekiz makina dikişi bulunan ve hırka denen topuklara kadar uzun, belsiz düz bir pardesü giyerlerdi.

Hırkanın yakasındaki makina dikişleri arkada şu şekli alırdr;

Bu, dışarı kıyafetiydi ve bu kıyafette, öbür tarikatlere nazaran, sikkeden ve hırkanın dikişlerinin sayısından ve arkadaki şekilden başka bir hususiyet yoktu. Başta dal sikke bulunurdu. Şeyhler de bir merasime iştirak etmiyorlarsa destarsız sikke giyerlerdi. Son zamanlarda merasime bile gidilse şeyhin yanındaki dede, bir mahfaza içinde destarh sikkeyi taşır, iktiza edince şeyh, başındaki sikkeyi çıkarır, onu giyer, çıkardığı sikkeyi mahfazaya koyardı. Şeyhler, mukabeleden başka günlerde tekkede de dal sikke giyerlerdi.

Mevlevîlerde iç ve dış elbisenin hiç birinde ilik ve düğme olmaz, kapanacak yerlerde aynı kumaştan yapılan karşılıklı ipe benzer kısımlar, birbirine bağlanırdı.

Arakiyye


Ter emen anlamlarına gelen bu kelime, beyaz ve dövme yünden yapılmış, sikke kadar uzun olmıyan bir serpuştu. Semâ' çıkarmamış matbah canları, arakiyye giydikleri gibi istiyenlere ve bilhassa çocuklarla kadınlara şeyh tarafından arakiyye tekbir edilirdi. Üstü. yukarıya doğru sivrice, dar ve iki yandan yassı olup üstte, âdeta önden arkaya doğru ve yüksek bir çizgi teşkil edecek tarzda yapılmış olanlarına «elifi arakiyye» denirdi.

Sikke

Külâh-ı Mevlevi ve fahir de denen sikke, içice geçmiş iki kat ve koyu kahve renginde, yahut bal rengi veya beyaz, aşağı yukarı 45 - 50 santimetre uzunluğunda, dövme yünden yapılma bir külahtı. Üst tarafı, alt tarafına nispetle birazcık dardı.

İlk zamanlarda alt kenarı kalın, üstü sivrice ve kalıpsız olan sikkeler, son zamanlarda boyca kısalıp yukarıdaki uzunluğa indiği gibi keçe de incelmiş ve fese benzemişti. Sikke zamklanır, kalıplanır, ütülenir, parıl parıl bir hale getirilirdi.

Şeb-külâh denen ve gece yatılırken giyilen sikkeler, arakiyyeden uzun, arakiyeden kısa ve kalıpsızdı. Son zamanlarda yalın kat sikke giyenler de vardı.

Sikkelerin kenarlardan itibaren üste doğru basık ve tepesi keskin «külah-ı seyfî - kılıca benzer külah» denirdi. Son zamanlarda bu çeşit sikke giyen yoktu. Dîvâne Mehmed Çelebi ve dervişleri, bazan bu çeşit külâh giyerlermiş ve zaten seyfî külah ona mensupmuş. Yûsuf Sîneçakın mezar taşında da seyfî külah vardır. Anlaşılıyor ki bu külah, daha ziyade Şemsî Mevlevîlere aitti.

Destar ve şekilleri


Mevlevîlerde, sarık yerine aynı anlama gelen «destar» kelimesi kullanılırdı. Mevlânâ ve Sultan Veled'le ilk Mevlevîlerin destarları, gayet geniş tülbendin, hiç bir kırışık olmaksızın bükülmesinden ve soldan sağa ve ya mail bir şekilde sarılıp soldan sağa sarılan büklümlerle karşılaşmasından meydana gelen büyük ve o zaman bilginlerinin sardıkları «örfî» biçimidir. Osmanoğullan zamanında örfî sarık, biraz daha uzunca yumurta tarzında sarılmış, üstüne de ceviz kadar ve kırmızı, yollu bir lak eklenmiş, bu cins sarığa «örfî mücevveze» denmişti. Sonradan Mevlevîlerde örfî destarın aynı, fakat aşağı yukarı yarısı kadar destar sarılmıya başlanmıştı ki buna «Cüneydi» denirdi. Yuvarlak hâle getirilen destârın içi pamukla doldurulur ve kenardan dikilirdi.

Sonraları alt kısmı geniş, üstü gittikçe darlaşır ve tam üstte sikkenin üstüne bir kere sarılacak kadar sikkeyle aynı muhite gelir tarzda destarlar sarılmaya başlanmıştı. Destar, sikkenin kenarında, bir karış kadar kısmı kaplardı. Bu tarz destara «şeker-âvîz» denirdi. Şeker-âvîz destar iki parmak enliliğinde tülbendin iki kat olarak dikilip ütülenmesinden meydana gelirdi. İçi pamukla beslenmiş, üstü tülbentle kaplı bir halkanın etrafına sarılırdı. îlk sarmıya başlanınca alt kısmı, birbiri üstüne dolayıp genişlettikten sonra şekil vermiye başlamak suretiyle saranlar da vardı.

Şeker-âvîz destar, «kafesi» tarzda, yâni sağdan sola ve soldan sağa sarılan kısımlar, birbirini kesip âdeta bir kafes şekline benzetilerek, yahut «Hüseynî» tarzında, yâni soldan sağa ve yukarıya doğru mail olarak sarılan kısımları, sağdan sola gelenler kesmek suretiyle sarılırdı.

Dümdüz sarılan sarığa «dolama» denirdi. Mevlevîlerde yalnız şeyhler destar sararlar, dervişler ve muhibler saramazlardı. Çelebiler ve halîfeler duhânî, yâni bakılınca siyah denecek kadar koyu mor renkte destar sararlardı. Şeyhlerden seyyid, yâni Peygamber soyundan olanların destarları koyu yeşil, olmıyanların beyazdı. Çelebiler, destarlarını altta sikke görünmiyecek, çelebi olmıyanlarsa sikkenin pek az bir kısmı, âdeta bir zırh gibi görünecek tarzda sararlardı. Bütün Mevleviler, destarın, öne alınınca göğsü geçecek kadar bir kısmını, sol taraftan bırakırlardı. Örfi ve Cüneydî destarda bu kısmın daha uzun olduğunu görüyoruz. Bu sarılmayan kısma «taylasan» denir ve bu yüzden de destarlı sikke, bilhassa edebiyatta saçlı Mevlevi külahı anlamına gelen «destâr-ı giysûdâr-ı Mevlevi» diye anılırdı. İmâm dede, beyaz dolama destar sarardı. Son zamanlarda hemen her şeyh, koyu yeşil destar sarmıya başlamıştı. Şems neşesine sahib olanlar, sikkelerini kaşlarına kadar gelmek üzere giyerler ve alınlarını göstermezler, hattâ sikke, kaşları bile örterdi. Zâhitlerse sikkeyi arkaya doğru giyerler ve alınları görünürdü.

Mesnevî-hânlarla kemâli ve bilgisi olan ve tarikate hizmeti dokunan dede ve muhiblere de, doğrudan doğruya, yahut herhangi bir şeyhin delaletiyle çelebilik makamından destar sarmıya izin verilirdi.

Sikke-i düvâzde terk, Şemsî sikke

Oniki dilimli Kalenderi tacından başka bir şey olmıyan bu kâlühı bazan Dîvâne Mehmed Çelebi giyermiş. Bu tacın lengeri, yâni başa giren kısmı dört, kubbesi, yâni üst kısmı oniki parça beyaz ve dövme keçenin içten ve dıştan dikilmesiyle meydana gelir. Bu parçalar, keskin bir bıçak veya usturayla, mail olarak kesilir, iki parçanm birbirine zıt mail kesimi içten dikilince dıştan bir yükseklik arzeder. Bu yüksek kısmın kenarları da balıkçı ipliğiyle düz ve fasılasız dikilince tam ve muntazam çizgiler meydana gelmiş olur.

Kalenderîlerde ilk zamanlarda dış dikişler yoktu. Bu dikişleri Bektâşîler ilâve etmişler, tacın tepesine de üstü dikişli ve baş parmağın üst boğumu kadar, yahut biraz daha küçük ve üzeri yine iplikle dikilip işlenmiş bir keçe parçası (düğme) ekliyerek bu tacı benimsemişler ve XV. yüzyılda yaşıyan şâir ve nâsir Kaygusuz Abdal'a atfetmişlerdi.

Bektâşilerce Celâli ve Hüseynî tac denen bu oniki terkli tac, XVI. yüzyılda Mevleviler tarafından «Şemsî sikke» adıyla anılmıştı. Celâleddin Ergun Çelebi'ye de Şems makamından yedi terkli Şemsî tac verilmişti ki bunu da XV. yüzyılda Otman Baba dervişlerinin giydiklerini «Otman Baba Vilâyetnâmesi»nden öğreniyoruz. XVI. yüzyıldan sonra Mevleviler arasında bu çeşit tac artık yoktu. Fakat buna karşılık Bektaşîlikten de nasipli dedelerin sikkeleri altında Bektaşî tacı vardı.

Konya müzesindeki Şems-i Tebrizî'ye ait taç, Bektâşîlerin ilk devirlerindeki elifi Horasânî tacının aynıdır. Ancak hiç bir Mevlevî mezar taşında Şemsî taca rastlamadık. Konya'da «Hadikât-al-Arvâh»ta yatan Köseç Ahmed Dede'nin sikkesi dört terklidir ve Bektâşîlerin kullandıkları Edhemî tacının aynıdır.

İstiva

Hilâfet alâmeti olup sikkenin üstüne, önden arkaya doğru çekilen iki parmak enliliğinde dar ve yeşil bir çuhadır. Son zamanlarda sikkesine istiva çeken şeyhe de rastlanmamaktadır.

Tennure

Kalenderi ve Hayderîlerle eski Bektâşîlerde de bulunan bu fistan, kolsuz, yakasız, göğse kadar önü açık ve bele kadar kısmı dar olup belden aşağıya doğru gittikçe genişliyen bir elbiseydi. Etekleri, üstüyle kıyaslanamıyacak kadar genişti ve altı parçadan meydana gelir, etek kısmına içten dört parmak enliliğinde kalın ve yünlü bir parça dikilirdi. Semâ' tennuresi denen bu fistan, renkli ve çok defa beyaz olur ve semâ'zen, semâ'a başlayınca elifi nemedle sıkılmış olan belden aşağı kısım açılır ve hafif bir dönüşle açılan etek, artık semâ'zeni idare eder, semâ'zen, âdeta onun dönüşüne uyardı. Hizmet tennuresi denen ve matbah canları tarafından çile müddetinin sonuna kadar giyilen tennure, semâ' tennuresine nispetle kısaydı, yâni ayaklara kadar uzanırdı ve rengi umumiyetle siyahtı.

Tennure, Arap alfabesindeki lamelif harfinin ters çevrilmiş şekline benzerdi. Bunu giyen insan, harfin ortasına çekilmiş bir elif gibi görünür ve bu suretle ters «Lâ», bir yâni «İllâ» şeklini alırdı ki bu, «Allahdan başka yoktur tapacak - Lâ ilahe illallah» sözündeki nefiy, yâni yok saymak medlulünü ifade eden «Lâ» ile varlığını sabit kılmak medlulünü ifade eden «îllâ»ya işaret sayılırdı. Mevlevinin mutlak varlıktan başka bütün varlık suretlerinin mevhum olduğunu bilip, kendi varlığiyle beraber nefyettiğine ve hepsinin, mutlak varlığın zuhuru bulunduğunu ve ancak tek varlığın var olduğunu ispat eylediğine işaretti. Aynı zamanda tennurenin, açık olan önünde, her iki tarafta onsekiz sık dikişten, yahut oraya dikilmiş ve tennure renginde tek bir kaytandan meydana gelen bir zırh da vardı ki bu zırh, tam ensede şu şekilde bir «Lâ» resmeder ve yine bu inancın remzi sayılırdı:

Esrar Dede, Tennurelerde sûret-i lâ'da iyândir

Sîne-i gayrı nefyede tâ lâ-yı istiva beytiyle buna işaret etmişti.

Elifi nemed

Mevlevîlerde bu söz, «Eliflâmet» tarzında söylenirdi. Arap alfabesindeki «elif» harfine benzer, uzun, mustatîlî, dört parmak enliliğinde, iki ucu birer üçgen teşkil edecek tarzda sivri, içi düz yün kumaşla kaplı, üstüne, nispeten ince bir kumaş geçirilmiş, kenarlarına zemin rengine nispetle daha koyu, yahut daha açık renkte kumaştan bir zırh çekilmiş, aşağı yukarı bir buçuk metre uzunluğunda bir kemerdi. Sola doğru, bele, tennurenin üstüne sarılır ve bedenin biraz sol tarafına rastlıyan ucu, öbür kısmin üstüne gelirdi. Bu uca dikilmiş uzun bir şerit vardı. Bu şerit, kuşağın tam ortasından ve üstten bele dolanır ve ucu, dolanmış kısma sıkıca sokulur, bu suretle elifî nemed, bu şeritle bağlanmış olurdu.

Deste-gül

Dar ve düğmesiz kollu, kolların bedene eklendiği yerler âdeta japone, önü açık, bele kadar gelen ve boya nispetle elifî nemedin yarısına varan, ince kumaştan yapılmış dar bir yelekti. Ön kısımda, sol tarafta, aynı kumaştan bir parmak uzunluğunda bir şerit vardı ki bu şerit, elifî nemede sokulur, bu suretle semâ', sola doğru olduğundan deste-gülün, elifî nemede tespit edilmiş bulunan sol tarafı açılmamış olurdu.

Hırka


Tören hırkası anlamına «resim hırkası» da denen bu üst giyim, kolları yetmiş santimetre genişlikte ve bir metreyi geçen uzunlukta, önü açık yakasız. gayet geniş, belsiz ve ayaklara kadar uzanan bir kostümdü. Yakada yine şeklinde bükülen koyu yeşil ve bir parmak, yahut daha dar enlilikte uzun bir şerit yakaların yanından aşağıya, eteğe kadar iner ve eteği boydan boya kaplardı ki buna «istiva».denirdi.

Ekseriyetle siyah renkte olan ve mevsime göre yünlü, yahut keten, hatta sof kumaştan yapılmış bulunan hırkayı dervişler, arkalarına alırlardı. Kollarını giyemezler, önünü içeriden elleriyle kavuştururlardı. Yalnız namazlarda, bayramlarda veya sair bir törende, görüşme zamanı kollarını giyerlerdi. Namaz veya tören biter bitmez kollarını çıkarırlardı. Şeyhlerse her zaman kollarını giyerlerdi. Sikkesiz resim hırkası giyilemezdi.

Kemer ve habbe

On santimetre uzunluğunda, gayet ince gümüş veya nikel zincirin ucunda bulunan ve başparmağın ilk boğumu kadar, yahut daha küçük bir taşa da «habbe» denirdi. Habbe, Yemen taşından, yahut kesme Neceften yapılırdı. Zincirin öbür ucunda kıvrılmış bir iğne vardı. Şeyhler veya dedeler habbeyi mintanlarının sağ ve sol taraflarına, omuzlarına yakın bir yere bu iğneyle iliştirirler, habbeler göğüste, kalb nahiyesi hizasına sallanırdı. Burada kemer ve habbenin umumî olmadığını da kaydedelim.

Ayrıca:

Şeyh ve dedelerden hiç biri, meselâ Kaadiri veya Rufâîlerde olduğu gibi saç koyvermezler, yâni hiç kestirmeyip saçlarını omuzlarına salarak, yahut örüp taçlarının kenarına sararak tamamiyle ayrı bir hususiyet ibraz etmezlerdi. Ayağa giyilen ayakkabıda bir hususiyet yoktu. Zamanın âdetine uyarlar, herkesin giydiği ayakkabıyı giyerlerdi. Diğer tarikat şeyhlerinde veya dervişlerinde olduğu gibi sokakta ele keşkül, teber, yahut boydan uzun asâ ve saire almak ta yoktu. Esasen Mevlevîlikte dilenmek, şiddetle yasaktı.

Bu bahse son verirken şunu da söyliyelim ki Mevlânâ'nın ve yanındakilerin hususî bir elbisesi yoktu. Mevlânâ'nın giydiği külah, zamanın külahı, sardığı sarık bilginlerin sardığı örfî sarıktı. Elbisesi de devrinin ve devrindeki bilginlerin elbisesiydi. Yalnız Şems'in şehadetinden sonra o zaman yaslıların âdeti veçhile duhânî sarık sarmış, göğsü açık fereci giymişti. İlk zamanlarda Mevlevi olan da kendi elbisesiyle bu yola giriyor, elbisesini hiç değiştirmiyordu. Semâ' için tören ve hususî yer olmadığı gibi tennure ve ayrı bir giyim de yoktu. Zaman geçtikçe ve giyim âdetleri değiştikçe Mevleviler, Mevlânâ devrinin giyim hususiyetini, nispeten korumuşlar ve bu suretle Mevlevîlikte giyim hususiyeti meydana gelmişti. Yalnız tennurenin, Hayderîlik, Abdâllik, Bektaşîlik ve Kalenderîlikten, Hayderiyye, kemer ve habbe gibi şeylerin de diğer tarikatlerden geçtiğini tekrarlıyalım.

Kahve ve Derviş



Kahve ve Derviş

Kahve, Yemenli bir derviş tarafından bulunur Katip Çelebi’ye göre. Hatta kahvenin, şeyhlerin ve sufilerin arasında kısa zamanda yaygınlaşmasının nedenini de “şehvet kesici özelliği” olarak açıklar Katip Çelebi.

Tarihçi Ahmet Efendi ise kahvenin dervişler tarafından bulunduğu konusunda hemfikirdir Katip Çelebi’yle. O, sadece daha detaylı anlatır kahvenin keşfini. Ahmet Efendi’nin demesine göre 1258 yılında Arabistan’da Şazeli dergahından bir derviş bulur kahveyi.

Dergahından kovulan bu derviş, Kuh-ı Esvab’a sürülür. Kuş uçmaz, kervan geçmez bu yerde bitkin bir halde dolaşır durur. Açtır, susuzdur. Yemek için de çok alternatifi yoktur aslında.
Çünkü, bölge çekirdekli bir bitki tarafından boydan boya kaplanmıştır. Yediği bu küçük
meyveler önce biraz ağzını bursa da, meyvelerin tadını beğenir derviş. Üç gün boyunca sadece bu meyveleri yer.

Her derde deva; kahve!

Bu arada dervişin, kovulmasından rahatsız olan bir grup başka derviş, bizim dervişi aramaya çıkar. Günler sonra bizimkini bulmasına bulurlar ama, bizim derviş pislikten uyuza yakalanmıştır. Çölün ortasında yapacak bir şey olmadığından mı yoksa, gerçekten bu çekirdeklerin suyunun hastalıklara iyi geleceğini düşündüklerinden mi bilinmez, çekirdekleri yanlarındaki suyla kaynatıp içirirler bizim dervişe. Kokusu enfes olan bu sıvıyı kendileri de içmemezlik etmezler tabi. Çölde kahve içerek geçen sekiz günün sonunda bizim dervişin kaşıntısı tamamen geçer. Şifa niyetine içtiği bu sıvı dervişi iyileştirir; öyle düşünürler.

Onlar Yemen’e varmadan önce “şifalı sıvı”nın kerameti varır. Şifalı suyun tarifi kulaktan kulağa yayılır. Herkes, bu mucizevi bitkinin çekirdeklerini toplayıp, hastalara içirmeye başlar. Böylece kahve, şifalı bir içecek olarak yaygınlaşır.

Bilinen en eski hikaye

Kahve ile ilgili en eski hikaye ise 17. yüzyılda Sorborne’de İlahiyat Profesörü olan Antonius Nairone tarafından derlenen, 850 yılında Yemen’de yaşamış Kaldi isimli bir keçi çobanına ait.

Kaldi’nin keçileri bir gece aniden koşup oynamaya başlarlar. Gözleri kıpkırmızı olmuştur. Kaldi, bir türlü keçileri neyin bu hale getirdiğini çözemez. Akıl almak için tekkesine gidip, durumu dervişlere anlatır. Dervişler keçileri takip etmek gerektiğini söylerler. Keçilerin koruluğun birinin içinde boyları 1,8 metre ile 3,5 metre arasında çalılara benzeyen bitkileri yediklerini görürler.

Bitkilerin ne olduğunu anlamak için biraz yanlarına alıp tekkeye geri dönerler. Devişler , tekkede çiçeği incelerken içindeki sert çekirdekleri meyveleri fark ederler.

Derken, nasıl oldu bilinmez, dervişlerden biri bu çekirdeklerin üzerine kaynamış su döker. Bu sıvıyı içenler kendilerini büyülenmiş gibi hissederler. Her tarafları uyuşmaya başlar önce. Terlerler. Ama bir süre sonra dinçleşirler. Keyifleri yerine gelir. Kendilerini iyi hissederler.

Dervişler bundan sonra sabah namazına kalktıklarında uykularını açmak için bu tohumların suyunu içmeye başlarlar. Bu sıvıya da “uyandıran”, “dinçleştiren” anlamında “kahveh” derler.


Kahvehanelerin doğuşu

Kahve çok sevilir, muhabbetlere eşlik etmekte de gecikmez. Hem kahve istenir, hem de iki çift kelam. Bunların yanında yazın güneşten koruyacak, kışın ısıtacak ufacık bir mekan...

İlk kahvehanenin 1511 yılında Mekke'de, kamusal alan olan bir caminin yanında ortaya çıktığını söyler, "Doğu'da Kahveler ve Kahvehaneler" adlı kitabında Helene Desmet Gregorie. Ekrem Işın da Gregorie 'yi destekler kahvelerin, camilerin yan unsuru olduğu konusunda. Ama Işın, Osman Nuri Ergin'in tezine dayanarak ilk kez caminin yanında açılan ve kahve içilen mekanın kahvehane değil, kıraathane olduğunu vurgular. İstanbul'da ilk kahvehane Tatakale'de Ayşe Saraçgil "Kahve'nin İstanbul'a Girişi" başlıklı kitabında, İstanbul'da ilk kahvehanelerin 1555 yılında, muhtemelen, Sultan'ın onayıyla açıldığını belirtir. Kahvenin geniş bir tabanda rağbet görmesi ve kahvehanelerin toplumsal kurum olarak yaygınlaşması İstanbul'a gelmesiyle gerçekleşir. Salah Birsel "Kahveler Kitabı"nda, 1574-1650 yılları arasında yaşamış olan Türk Tarihçisi Peçevi'nin İstanbul'da açılan ilk kahvehane hakkında yazdıklarını şöyle aktarır: "Peçevi, o yıl (1555) İstanbul'a Halep'ten Hakim adında bir herif, Şam'dan da Şems adında bir zarif geldiğini yazar. Bunlar Tahtakale'de bir büyük dükkan açıp 'kahvefüruşluk'a başlamışlar. Keyiflerine düşkün kimi 'yaranı safa' özellikle 'okur-yazar makulesi'nden nice zarifler buralarda toplanır. Kimi kitap okur, kimi tavla oynar, kimi satranca gömülür. Kimilerinin getirdiği 'nevgüfte' gazeller ise sanat üzerine konuşmalara yol açar. Dostları bir araya getirmek için 'nice akçeler ve pullar' sarfedip şölen yapanlar artık burda bir-iki akçe kahve parası vermekle bir araya gelir oldular. Kadılar, müderrisler, bekarlar, işten atılmış memurlar, kısacası devlet büyükleri dışında herkes "Böyle eğlenecek ve gönül dinlenecek yer olmaz" deyip kapağı buraya atarlar. Öyle ki; kimi zaman kahvehanelerde oturacak ve duracak yer bile bulunmaz".
Osmanlı da kahvehaneler kabul görür ve hızla yayılır yayılmasına ama Salah Birsel’in “Kahveler Kitabı”na göre, halkın kahvelere akın etmesi imamları, müezzinleri ve ikiyüzlü sofuları çileden çıkarır. Bunların “Halk kahvelere alıştı, mescitlere kimse gitmez oldu” demeye başlamaları üzerine din bilginleri de “Kahveler kötülük ocağıdır, meyhaneye gitmek oraya gitmekten iyidir” şeklinde dersler vermeye başlarlar.Bunların kopardığı patırtı o kadar yayılır ki, Şeyhülislam Ebussuut Efendi -Kur’anda kahve ile ilgili tek kelime olmadığı halde- kömürleşme derecesinde kavrulan her şeyi yasaklayan bir fetva verir ve kahve çuvallarını denize döktürür.

Ama padişah onaylamadığı için fetva, halk üzerinde pek de etkili olmaz. Halk yine kahvelere gizli gizli gitmeye devam eder. Fakat bazılarının, kahvelerin “fesat yatağı” olduğunu söylemeye devam etmesi üzerine II. Murat kahveler kapatılır ve kahve içmek yasaklanır.

III. Sultan Murat çağından sonra kimse yasak dinlemez olur. Hal böyle olunca din bilginleri arasında yeni tartışmalar başlar. Bazı din bilginleri kahve tanelerinin kömürleşmeden kavrulabileceğini öne sürer. Şeyhülislam Bostanzade Memet Efendi’nin (1539-1605) yeni fetvası üzerine III. Murat kahve yasağını kaldırır.
Her ne kadar I. Ahmed Dönemi’nde ve 1633 yılındaki büyük İstanbul yangınına neden oldukları gerekçesiyle IV. Murat zamanında tekrar yasaklansa da kahvehaneler Burçak Evren’in “Eski İstanbul'da Kahvehaneler” adlı kitabına göre, 16. yüzyıldan itibaren yaygınlaşarak gündelik yaşama sosyo - kültürel açıdan büyük katkıları bulunan mekanlar haline geldi.
Ekrem Işın’ın demesine göre ise Batı dünyasında özellikle Katolik Dünyası’nda kahve Papa tarafından Müslüman içeceği olduğu için yasaklanır.

Kahvehane Mimarisi

Burçak Evren, “Eski İstanbul’da Kahvehaneler” adlı kitabında, klasik bir kahvehaneyi şöyle betimler:”Kahvehaneler başlangıçta Naima'ya göre ‘Mecma-i zürefa’ yani güzel konuşmaların toplantı yeri Nihad Sami Banarlı’ya göre ise ‘akademik muhit’ görevini üstlenmişti. Kahvenin mimarisi de bu sohbeti etme olgusunun pratikliği ve işlevselliği üzerine kuruluydu. Çoğu yanmış, yıkılmış ya da benzer nedenlerden ötürü yok olduğu için ilk kahvehanelerin mimarisi hakkında kesin bilgiler günümüze kadar gelmemiştir. Ancak, Melling, Allom ve Walsh’ın 19. yüzyılda yaptıkları gravürlerde bu döneme ait kahvehanelerin aslına yakın mimarisini izlemek mümkün olmaktadır. Klasik planlı bir kahvenin önce orta meydanı olarak da isimlendirilen kare planlı bir avludan girilirdi. Çoğunlukla bu mekanın üç ya da dört tarafı bir metreye yakın oturma yerleriyle çevrilmişti. Kimi zaman ise ayakkabıların çıkarılacağı bir kunduralık bölümünü de içerirdi. Esas ana mekan bu giriş mekanından 20-30 cm. yükseklikte bir tabana sahipti. Bu mekan da kimi zaman çepeçevre 30 cm yüksekliğinde oturma yerlerinle çevriliydi ve ortasında tüm mekana hakim olan bir şadırvan ve ya ona benzer havuz içeriyordu. Ocağın bulunduğu köşenin karşısında ise merdivenle çıkılan etrafı parmaklıkla çevrilmiş 20-25 kişinin sığabileceği kerevetli baş sedir bulunuyordu. Buna sedirlik adı da veriliyordu. Buraya kahvenin müdavimlerinden çok, nüfuzlu kişiler oturuyordu. Tiryakilerin yeri ise baş sedirin yakınında önünde post ve ayrıca bir saat bulunan yerde idi. Kahvenin en hakim yerinde alçıdan yapılmış, yaşmaklı ocak bulunurdu. Ocağın her iki tarafında da içinde fincanların, zarfların ve diğer kahve takımlarının yer aldığı üç-dört gözlü raflar yer alırdı. Bunlara da delik denirdi. Bu rafların biraz uzağında sıra sıra çubukların saklandığı dolaplar ve ayrıca tütün ocakları da bulunurdu. Kahvenin bu konumu köy odaları ya da birlikte eğlenme, sohbet etme mekanlarıyla da büyük benzerlikler taşımaktaydı.”

Kahvehaheler; alışkanlık mekanları

Eski İstanbul’un çeşit çeşit kahvehaneleri – mahalle kahvehaneleri, semai kahvehaneleri, esrarkeş kahvehaneleri, yeniçeri kahvehaneleri, vb. – üç aşağı beş yukarı benzer mimari özellikler taşısa da, ufak tefek farklılıklar da gösterirlerdi. Yeniçeri kahveleri daha gösterişli iken, yaşlıların devam ettiği mahalle kahvehaneleri daha sade; bakımsız esrarkeş kahvehaneleri gecelemeye müsait iken, semai (çalgılı) kahvehanelerde oturma düzeni gösteriye yönelik idi.
Elbette alışkanlık mekanlarıydı kahveler. Her dönemde kahvelerin gelip geçerken uğrayan müşterileri olsa da, müdavimleri asıldı. Müdavimler, ayak alıştırdıkları kahvenin mekansal atmosferine ısınırlar, değişikliklerden çoğunlukla rahatsız olurlardı. Günümüzde de, gediklilerini oluşturamayan ‘café’lerin ilk iş tasarımlarını yenilemeye kalkışmaları bundan olsa gerek. Canımızın çabuk sıkıldığı 21. yüzyılda müdavimler artık, eskiden olduğu kadar kesin profiller oluşturmasa da, yine de kahveler, masasından fincanına, duvarda asılı duran tablosuna kadar birçok ipucu taşır.

Önce doğu-batı, sonra batı-doğu

Vaktiyle özellikle ramazan ayında çalgılarla eğlenilen semai kahvelerinin gediklilerini Salah Birsel şöyle betimler:
“Her sınıf halk gelir bu kahvelere (…) ama has müşterileri tulumbacı, arabacı, sandalcı gibi esnaftır. Dahası, bunların da uçarı, çapkın, kabadayı takımıdır. Bu ele avuca sığmaz müşteriler ceket omuzda, fes yampirileşmiş olarak gelirler. Bellerindeki kuşaklarında bıçakları olur. Bıçak sapının iyice görünmesine pek önem verirler. Bu cakalı ve saldırgan angutlar, doğrusunda, kuru gürültüden başka bir şey değildir. Bunlar çıkardıkları çıngarda herkese rezil olurlar”.
Kahve ve kahvehanelerin doğudan batıya doğru başlayan yolculuğu, 19. yüzyıldan itibaren tersine döner. Özellikle Beyoğlu’nda farklı şıklıkta kahveler açılmaya başlar. Enis Batur, bu lüks kahvelerden Luxemburg’u Ebüzziya Tevfik’ten aktarır: “Hele Lüksemburg, şimdiki Kanzuk eczahanesinin bulunduğu yerde, eni ve boyu gayet geniş, duvarları kamilen aynalarla donanmış, peykeleri kadife kapalı, tavanı yaldızlı nakışlarla süslü mükellef bir yerdi.”
Şimdilerin kahve içilen mekanları, elbette hem klasik bir Osmanlı kahvesinden, hem de birbirlerinden farklılar. Yine de çok şey değişmemiş çünkü kahveler hala buluşma, vakit öldürme mekanları; Bu sıcak içeceğin kokusuna, tadına bağımlı olunmasa da gidilen mekanlar...
Ama eski İstanbul sokaklarında, sırtındaki bir sopanın iki ucuna astığı ocağı ve takımlarıyla dolaşan seyyar kahveciden bir fincan kahve alıp, oracıkta bir taşın üstüne oturarak yudumlamak ise, herhalde tiryakilikti.

Osmanlı'da Bir Devrim; Kahvehaneler

Kahvenin Osmanlı’ya ticari anlamda girişinin, Mısır’ın fethinden sonra olduğunu belirten İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Osmanlı ve Cumhuriyet Araştırmaları Bölüm Yöneticisi Ekrem Işın, kahvehanelerin Osmanlı’da hızla yayılmasını da Osmanlı’nın yaşam tarzına bağlıyor.

En başından, kahveden başlayacak olursak... Kahve Orta Çağ’da bilinen bir madde, fakat yiyecek olarak biliniyor, içecek olarak değil. Kahvenin ana vatanında; Etiyopya’nın güneyinde yani Habeşistan’daki yüksek yaylalarda yaşayan yerli halk, un haline getirdikleri kahve çekirdeğinden yaptıkları ekmekleri yiyorlar. Orta çağın sonlarında, Geç Rönesans Dönemi’nde, Habeşistan’dan Yemen’e giden gezginci dervişler yanlarında kahve de götürüyorlar. Kahve, bundan sonra oranın iklim şartlarına uyum sağlıyor ve orada yaygınlaşıyor.
Kahvenin içecek haline getirilmesi ise Yemen’de oluyor. Kahveyi kim ilk içecek haline getirmiş sorusunun ise tarihte pek çok cevabı var. Hz Süleyman, İbni Sina ve Şeyh Şazeli bunlardan bir kaçı. Fakat Şeyh Şazeli inanışı o kadar yaygın ki; Osmanlı folklorunda kahvecilerin piri Şeyh Şazeli olarak geçiyor.
Neden en yaygın inanış, kahveyi Şeyh Şazeli’nin bulduğu inanışı?Şeyh Şazeli’nin pir olması boşuna değil tabi. Dervişler, haftanın belli günleri toplanıp sabahlara kadar zikir yaparlar. Bu süre boyunca da zihnin açık olması gerekir. Kahve de içerdiği kafein nedeniyle zihni uyarır. Bu yüzden tarikatlar, dervişlerin zihnini açık tutmak için kahveden yararlanırlar. 1925 yılına yani; tekkelerin kapatılmasına kadar, buralarda kahve servisleri yapılırdı.
Peki, kahve nasıl oluyor da pek çok insanı etrafında toplayarak bir mekana evriliyor? Kahvehaneler nasıl çıkıyor ortaya?Toplumun büyük kesimi otururken geleneksel toplumda çok gezen üç tane zümre var. Bunlar tüccarlar, dervişler ve askerler. Bu üç unsur kültürel sirkülasyonu sağlar. Kahvenin yaygınlaşmasında dervişler birinci unsuru teşkil ediyorlar örneğin. Sonra tüccarlar geliyor.Kahve, tüccarlar tarafından İstanbul’a, Edirne’ye, Bursa’ya getiriliyordu önceleri. Fakat o zamanlarda kahve sadece toplumun üst tabakası tarafından tüketiliyordu. Osmanlılar, 1517’de Mısır’ı alınca kahvenin merkezine de ulaşmış oldular bir anlamda. Bu tarihten sonra kahve ticareti arttı. Dolayısıyla kahve daha tanınan bir madde haline geldi. Kahve içme alışkanlığı da alt tabakaya inince, köşkün yerini kahvehaneler aldı. Demek ki; ilk kahvehanelerin açılması da kahve içme alışkanlığının orta ve alt tabakalara indiğinin bir göstergesi.
1554 - 1555 yıllarında, Kanuni Dönemi’nde yani, ilk kahvehane Tahtakale’de Hakem ve Şems adlı iki kişi tarafından açılıyor. Tahtakale o zamanlar İstanbul’un kozmopolit diyebileceğimiz bir liman kesimi. Yani, Arapların, Afganların, Acemlerin, Şark tüccarlarının çok olduğu, dışarıda gelen insanların yoğun olduğu bir yer. İlk kahvehanenin burada açılması tesadüf değil yani. Kahve giderek Suriçi, Beyazıd, Aksaray, Kapalı Çarşı gibi ticaret bölgelerine ve oradan da sivil yerleşimlerin olduğu Müslüman ve azınlık mahallelerine doğru yayılıyor.
Kaynaklarda ilk kahvehanenin Mekke’de bir caminin yanında ortaya çıktığından ve burada ibadet için bekleyen halkın kahve içtiğinden bahsediliyor? İlk zamanlarda kahvehanenin caminin yan unsuru olduğu doğru. Ama orada da; bunların kahvehane değil, kıraathane olduğunu dair bir yorum getirilir. Osman Nuri Ergin’in tezine göre, o mekanlara daha çok okur yazar insanlar okumak için gidiyorlar. Zamanla okur yazar insanların elini ayağını buralardan çekmesiyle, bu mekanlara da ayak takımı doluyor ve kıraathaneler kahvehanelere dönüşüyor.

Ama kesin bir şey söylemek mümkün değil. Bunlar sadece birer tez.
Kahvehaneler neden Osmanlı’da hızlı bir genişleme gösteriyor?
Bu Osmanlı’nın yaşam tarzıyla ilgili. Osmanlı’da erkeklerin hayatlarında üç mekan var. Bunlardan biri dini mekan; cami, diğeri konut ve bir diğeri ise geçiminin sağlandığı üretime yönelik ticari mekan. Yani bir insan evinde ailesiyle birlikte yaşıyor, işine gidiyor para kazanıyor ve oradan da ibadet etmeye gidiyor.Kahvehaneler açıladığında ise dördüncü bir mekanla karşılaşıyoruz. Bu yeni mekan devrim niteliği taşıyor aslında. Peki, insanlar bu dördüncü mekana niçin giderler? Çünkü insanlar sosyal ilişki kurmak isterler. İşte, hayatın bu üç mekanın dışında gelişmesinin yolunu açan ilk mekan kahvehanelerdir.
Kahvehaneler topluma büyük bir dönüşüm getirmişler. Bu mekanlarda insanlar konuşur, tartışır, problemlere çözüm bulur, uzak diyarlardan gelen haberleri alır olmuşlardır. Yani, karmaşık bir kültürel doku, kahvehane toplantılarında kahve içeceğinin etrafında ortaya çıkar.
İnsanlar kahveyi bahane ediyorlar yani?
Evet, insanlar kahve bahanesiyle sohbet etmeye gidiyorlar. Asıl orda önemli olan mekanın kendisi. Çünkü geleneksel toplumlarda kültür ve bilgi sohbetle üretilir. Bu kültürün üretimine de bir mekan lazım. Dolayısıyla kahvehaneler de bunun için uygun yerler oluyor.
Zaman içinde kahveler nasıl çeşitlilik göstermeye başlıyor?
Osmanlı toplumu çok katmanlı bir toplum. Esnafın, ulemanın, azınlıkların yeniçerilerin gelenekleri ayrı. Dolayısıyla da süreç içinde de her zümrenin devam ettiği farklı kahvehane türleri doğuyor.
Örneğin yeniçeriliğin artık çöküşe yüz tuttuğu ve kışla dışına taştığı dönemde Yeniçeri kahvelerinde siyaset yapılıyor. Bunlaarın da kendi içinde dönüşümleri olmuş. Yeniçeri kahveleri yasaklandıktan sonra, o mirası mahalle raconuyla kaynaştıran kabadayıların gittiği tulumbacı kahveleri doğmuş.
Yine yeniçeri kültüründen gelen Semai kahveleri var. Bunlar, Abdülmecit Dönemi’nden itibaren, her zaman ayı boyunca aşıkların saz çalıp şiir söyledikleri kahvehaneler. Bu kahveler Aksarap, Suriçi, Kapalı Çarşı civarında kurulurlar. Ama o dönemde bir de modern Beyoğlu hayatı var. Beyoğlu’ndaki yerlerde alafranga müzikler çalınıyor, dans ediliyor. Semai kahvelerindeki ozanlar ise, Beyoğlu hayatını eleştirmek için alafranga şarkıları alaturka çalgılarla dejenere ederek çalıyorlar. Yani semai kahvelerinde eleştirel programlı bir melez müzik var.
Esnaf kahveleri var ve bunlar iş yeri gibi kullanılıyor. Örneğin badana yapacak ustayı siz o kahveden buluyorsunuz.
Kahvehaneler erkek nüfusun yaşayışını anlayabilmek için bir gözlem alanı aslında. Kadınların mekanları ise hamamlar. Hamam kadınların buluşma, kız alıp-verme, görücüye çıkma, setme yeri.
Kahvehane ve hamam örneklerinde yola çıkarak Osmanlı kurumlarının genellikle, kendi temel amaçlarının dışında faaliyet gösterdiği sonucuna varıyoruz.
Peki, neden kahve içeceği etrafında toplanıyor halk?Kahve bizim temel içeceğimiz çünkü. O dönemde meyhaneler var ama içki yasak. Bir de meyhaneler mahalle ölçeğinde hoş karşılanmayan yerler. Çay daha çok yeni. Bize daha 18. yy.da gelmiş. Büyük patlamasını da Cumhuriyet Devri’nde yapmış ve kahveyi unutturmuş.
Günümüzde, özellikle büyük şehirlerde, kahvehaneler yerlerini daha çok Batı kökenli olan kafelere bıraktılar...
Evet, ama o eski kahvehane kültürleri büyük şehirlerde öldü artık.
Yıllar yılı kahve falına bakıp geleceği görenler, hiç “kahve ve kahvehaneler niyetine” fal bakmamışlar mı, bakmışlar da bunların uğrayacağı değişimi görememişler mi yoksa görmüşler de söylememişler mi bilinmez. Bilinmez ya, aslında bu değişimi görmek için kahve falına da bakmak gerekmez... Ama ille kahve falından görmek icap ederse, gün gelir biliciler fincanlardan hiçbir şey okuyamaz olurlar... Bu da kendilerinin de içinde bulunduğu kocaman bir kültürün yok olmaya yüz tutması anlamına gelir...
“’Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır’ diyen alçakgönüllü kültürümüz, “Ne kadar çok para o kadar çok hizmet” diyen kapitalizmin fındık aromalı, latteli saldırıları karşısında daha ne kadar ayakta kalabilecek?” sorusunun yanıtı çok derinlerde değil. Kahvelerimize ekstra para vererek eklettiğimiz her aromanın, kahvelerimizi tatlandırdığı (!) kadar kültürümüzü tatlandırmadığı aşikar. Hızlı bir biçimde yapıldığı için şu koşuşturmacadan ibaret olan yaşamımızda cezbedici bir unsur olarak karşımıza çıkan ‘şipşak kahveler’, aslında hiç de masum değiller! ‘Geleneksel tatlar’ adı altında keyifle yudumladığımız bu içecekler, yok edilen kültürümüzün küllerinden yeni kazançlar elde etmenin tatlı bir çeşidi sadece...
Tahta iskemlede yada sedirde içilen acı bir kahveyi, rahat görünen koltuklara tercih edenlerin sayısı maalesef bu kadar azalmışken, bırakalım eski kahve mimarisini, kendine özgü hiçbir niteliği olmayan bu mekanların dolup taşması kültürümüz açısından tehlike çanlarından başka nedir ki? Doğu’nun misafirperverliğini kullanmaya çalışıp beceremeyen, misafirperverlikleri “hoşgeldiniz”den öte gidemeyen bu tarz kafelerin yaşamımıza bu denli yerleşmesini, uluslararası tekellerin yaşam biçimlerini bize dayatmalarının sadece küçük (kim bilir belki de büyük) bir aracı olarak açıklamaktan başka seçenek var mı?

Alemin Nuru Mevlânâ Rumi


Alemin Nuru Mevlânâ Rumi


Düşünceleri, Allah ve insan sevgisi yüzyıllardır insanlığı aydınlatan, gönüllerde sonsuzluğa ulaşan Mevlânâ Celaleddin Rumi’ye atfedilen mucizeler minyatürlerin ilham kaynağı olmuştu.


Mevlâna Celaleddin Rumi insanlık tarihinin en yüce insanlarından biri. Onun kişiliğinde insanlık sevgisi ve insanların birliği ile Allah sevgisi özdeşleşti. Mevlânâ, inananlar-inanmayanlar ayrışmasını ortadan kaldıran bir önder oldu. Ona göre, insan yaratılışta soylu ve temizdir. Bu temiz varlık içinden kimileri çarpıtılmış ve saptırılmıştır. Mevlânâ’nın hedefi Tanrısal özü, ölümsüzlüğü bilmeyen insanı kurtarmak oldu. Onun büyük eseri ‘Mesnevî’nin temelinde de aşk vardır. İnsan sonsuzla ancak aşk ile buluşabilir. Mevlânâ’nın en önemli hareket noktası da bu aşktır.

Aradan geçen 733 yıl boyunca Mevlânâ sevgisi insanlığa hep ışık tuttu. Mevlânâ’nın 1273 yılında ölümünden sonra Konya’da, oğlu Sultan Veled Mevleviliği simgeleştirip kurumlaştırdı. Osmanlılar döneminde Mevlevîlik çok gelişti ve yüzyıllar boyunca insan sevgisini, hoşgörüyü ve güzellikleri öğretti.


BELH’TEN YAYILAN NUR


Mevlânâ Celaleddin Rumi, 1207 yılında Horasan’ın Belh kentinde doğdu. Halkı tümden Türk olan Belh’de babası çok saygın ve sevilen bir bilgindi. Mevlânâ beş yaşındayken ailesi Belh’den ayrıldı. Önce kısa bir süre Nişabur’da kaldılar. Buradan Bağdat’a, oradan da hacca gittiler. Bundan sonra Anadolu’da sırasıyla Erzincan ve Akşehir’e, sonra da Larende’ye geldiler. Selçuk hükümdarı Alâeddin Keykubâd onları Konya’ya çağırdı. Babası 1231’de öldüğü zaman Mevlânâ 24 yaşındaydı. Babasının yerini aldı. Öğrenimini Halep ve Şam’da tamamladı. 1244 yılı Mevlânâ’nın yaşamında bir dönüm noktası oldu. Bir gezgin derviş, Tebrizli Şems adıyla bilinen Şemseddin Muhammed Tebrizî Konya’ya geldi. İkisinin buluştuğu yer “iki denizin buluştuğu yer” diye nitelendirildi. Şems ile buluşmasından sonra Mevlânâ’nın yaşamı değişti. Zamanını Şems’e ayırdı. Bu durum Konya’da Şems’e karşı bir öfkeye yol açtı. Şems ortadan kayboldu, ancak onsuz yapamayan Mevlânâ, Şems’i buldurup yanına getirtti. Kendini iyice semâya verince Şems’e karşı yeniden tepkiler başladı. Bunun üzerine Şems gene kayıplara karıştı. Mevlânâ için bu ikinci kayboluş bir yıkım oldu. Şiire sarıldı. Giderek kendini Şems ile özdeşleştirdi. Öyle ki, kimi gazellerine onun adını koydu. Şems’den sonra ikinci yakın dostu kuyumcu Salaheddin Zerkub oldu. Onun halifesi Hüsameddin Çelebi Mevlânâ’nın en önemli eseri ‘Mesnevî’nin yazılmasına yardım etti. 1273’te ölen Mevlânâ için Konya’da kırk gün yas tutuldu.


ŞAİRLERİN, RESSAMLARIN İLHAM KAYNAĞI


Mevlânâ’nın felsefesine göre her şey Tanrı’nın bir görünümüdür. Güzel-çirkin, iyi-kötü, suçlu-suçsuz, varlıklı-yoksul, Hıristiyan-Müslüman, siyah-beyaz, hepsi eşit olarak Tanrı’nın görünümleridir. Tanrı’yı insanda ve onun bütün yaratıklarında görerek sevmek, hiç kimseyi suçlamamak Mevleviliğin temel ilkesidir. 1958 yılında Papa XXIII. John bir mesajında Katolik dünyası adına Mevlânâ’nın anısının önünde saygıyla eğildiğini bildirmiştir. Büyük Alman şairi Goethe, Mevlânâ’nın şiirlerinin Almanca çevirilerinden esinlenmiştir. Ünlü ressam Rembrandt bir minyatürden yararlanarak Mevlânâ’nın bir resmini yapmış, bu resim Mevlânâ’ya dair birçok kitapta yer almıştır. Gandhi ile Pakistan’ın büyük önderi ve şairi Muhammed İkbâl de Mevlânâ’ya büyük hayranlık duymuşlardır. Bilim dünyasında ‘Derviş’ diye anılan İngiliz Reynold Nicholson, ilk çalışmalarını Mevlânâ şiiri ve öğretisi üzerine yapmış ve ömrü boyunca Mevlânâ’nın şiir ve öğretilerini incelemiştir. Mevlânâ’nın en önemli eseri olan ‘Mesnevî’yi çevirmek üzere 1925’de çalışmaya başlamış, 25 bini aşan beyit ve öykülerden oluşan bu dev eserin çevirisini tam yirmi yılda tamamlamıştır.


MİNYATÜRLERLE DİLLENEN MUCİZELER


Mevlânâ’ya atfedilen sayısız mucize vardır. Bunlar Eflâkî’nin Farsça kaleme aldığı Türkçe adıyla

‘Âriflerin Menkıbeleri’ adlı eserde ayrıntılarıyla yazılmıştır. Bunun Farsça kısaltılmışını Mevlevî Mahmud Dede, 16. yüzyılda Türkçe’ye çevirmiştir. Bu eserin minyatürlü iki yazması vardır. Bu yazmaların Topkapı Sarayı Kitaplığı’nda bulunan nüshasında 22 minyatür, New York’ta Pierpont Morgan Kütüphanesi’ndeki nüshasında ise 29 minyatür bulunmaktadır.

Minyatürlerden birinde İskenderiye’ye giden tacirlerle dolu bir gemi görünüyor. Gemi, büyük bir fırtınaya yakalanmış, herkes kendi inandığı ulu kişiye dua etmeye başlamış. İçlerinden biri Mevlânâ’nın ululuğuna inandığı için ondan yardım dilemiş. Uzakta duran Mevlânâ elini gemiye doğru uzatmış ve gemi kurtulmuş. Buna şahit olan gemideki tacirler, Antakya’ya ulaştıklarında çeşitli armağanlar alıp Konya’ya gitmişler ve Mevlânâ’ya teşekkür etmişler.

Mevlânâ ve yanındakiler gölde bir su yaratığının yaşadığını ve her yıl bir insanı ya da bir hayvanı alıp su altına gittiğini duymuşlar. Görmek için göle gitmişler. Mevlânâ soyunmadan suya girmiş, su yaratığını karaya çıkarmış. Yüzü insana, ayakları ayınınkine benzeyen canavar herkesin anlayacağı dille yakında bir genci öldürdüğünü ama tövbe ettiğini söyleyip af dilemiş. Mevlânâ onu bağışlamış, canavar da suya dalıp kaybolmuş.

Bir gün de kasaplar kurban etmek için bir öküz satın almışlar. Öküz kaçıp Mevlânâ’nın karşısına çıkmış, insan gibi konuşarak yardımını dilemiş, Mevlânâ da öküzü okşayıp özgür bırakılmasını sağlamış.

Anadolu Selçuklu Sultanı IV. Rükneddin Kılıç Aslan, Mevlânâ’ya mürid olmuş, onu kendisine baba bilmiş. Bir olayda Mevlânâ sultana öfkelenmiş, toplantıdan ayrılmış. Bu olaydan birkaç gün sonra emîrler Tatarlara nasıl karşı koyacaklarını konuşmak üzere Sultan Rükneddin’i Aksaray’a çağırmış. Mevlânâ sultana gitmemesini söylemiş. Ancak sultan gene de gitmiş ve asıl niyetleri sultanı öldürmek olan emîrler onu boğdurmuşlar. Sultan ölmeden önce son anda “Mevlânâ!” diye bağırmış. O esnada Aksaray’dan hayli uzakta bulunan Konya’daki medresede semâ eden Mevlânâ bu çığlıkları mucizevi bir şekilde işitmiş. Sultanın bağırışını duymamak için işaret parmaklarıyla kulaklarını tıkamış.

Mekke ve Medine'ye Sahip Çıkalım


Mekke ve Medine'ye Sahip Çıkalım

Müslümanların namazda yöneldikleri Kâbe’nin örtüsünde ve kapısında bakın neler yazıyor:

“Mekke’yi Mükerreme’deki şerefli Kâbe’nin örtüsü Hadimül Haremeynişşerifeyn Abdullah Bin Abdülaziz bin Es-Suudi tarafından yapılmıştır.’’
“Bu kapı Halid bin Abdülaziz tarafından yapılmıştır.’’

İslam ümmeti için en önemli yerlerin başında gelen o kutlu şehrin, Mekke’nin tarihi dokusu tamamıyla değişiyor. Geçmiş göz göre göre yok ediliyor. Mekke’ye varınca bir anda aklınız dumura uğruyor neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz. Kâbe’ye doğru ilerlerken her tarafta inşaatlar vinçler çalışıyor yüksek yüksek binalar göze çarpıyor. Kâbe diğer bir adıyla Beytullah adeta çepeçevre kuşatılmış, yüksek binalarla etrafı sarılmış. Çevresindeki tüm tarihi doku yok edilmiş, insanlara geçmişi hatırlatmaya ve yaşatmaya dair hiçbir şey bırakılmamış. Peygamberimize ait olduğu rivayet edilen ev tamamıyla harabe vaziyette, bakımsız yıkık dökük bir halde... İslam dünyası uyumaya devam edecek olursa muhtemelen yakın bir zamanda onu da yıkacaklardır.
Suudi Krallığı Ebu Kubeys tepesinde bulunan Ebu Kubeys Camii’nin yerine dev bir saray yaptırmış. Kâbe’ye bitişik saray Beytullah’a tepeden bakıyor. Yeryüzünde tevazu örneği olan Kâbe’nin başında kibir ve saltanat abidesi Suudi sarayı dikili.
Sordukça öğreniyoruz ki, Peygamberimizin birçok yakınının evi de, kabri de geçmiş yıllarda yıkılmış, üzerine ya bir gökdelen ya da bir alışveriş merkezi dikilmiş. Osmanlı’ya ait eserlerin başında gelen 350 yıllık Ecyad Kalesi de 2001’de yıkılıp yerine oteller ve alışveriş merkezleri yapılmış. Eğer böyle giderse Kâbe’nin çevresine Osmanlı tarafından yapılan ilk çepeçevre sütunlar ve mescit bölümleri de ileriki yıllarda yıkılacak gibi. Çünkü Suudilerin sonradan yaptırdığı bölümler, Osmanlı döneminde yapılan bölümlerle ayrı ve bağlantısız olarak tasarlanmış, dikkatli incelenince hemen göze çarpıyor, muhtemelen Kâbe’nin iç bölümünü genişletmek adına böyle bir işe de adım atacaklar diye düşünüyorum. Tabi bunu zaman gösterecek, ama bugüne kadar yaptıkları icraatlar buna işaret ediyor.
Yapılan yüksek binalar içinde Bin Laden gurubunun yaptığı Zam Zam Tower, yüksekliği ve ihtişamıyla dikkat çekiyor, yüz katlı olacağı söylenen bina daha tamamlanmamış haliyle bile Kâbe’yi gölgesinde bırakıyor ne yazık ki. Birçok zengin Müslümanın Zam Zam Tower’den şimdiden yirmi ve otuz yıllığına yer kiraladıklarını öğreniyoruz. Bunlar arasında maalesef Türkler de var.


Kâbe’nin etrafını yüksek otellerle çeviren Suudi Krallığı, bu otellerin daha uygun yerlere yapılması için yer gösterebilirdi. İstimlâk ettikleri birçok alanı Kâbe’ye katıp, Kâbe’nin kullanım alanını genişletip, hacıların daha rahat ve birbirini ezmeden ibadet etmelerini sağlayabilirdi.
Mekke’de hacıların Kabe’ye ulaşımı kolaylaştıracak dairesel şekilde metro ya da benzeri raylı sistemler yaptırabilirdi. Ama bu konuda hiçbir adım dahi atmadıkları görülüyor. Medine’de de durum bundan farksız, Movenpicler, Hiltonlar, Mescidi Nebevi’yi maalesef gölgede bırakıyorlar.
Bunca binaları, gökdelenleri yaptıran Suudiler, ilk vahyin inmiş olduğu Hira Nur Dağı’na çıkılmasından bile rahatsızlık duyuyorlar. Beytullah’ın çevresine alışveriş merkezleri ve oteller yaptıran Suudiler, Hira’ya çıkılmasını istemedikleri için yol ya da herhangi bir vasıta yaptırmamışlar. Sağlıklı bir insan ortalama 45 dakika sarp bir yokuşu çıktıktan sonra Hira mağarasına varabiliyor, inişi de çıkışı gibi insanı bayağı zorluyor.
Marketlere girdiğiniz zaman Amerikan emperyalizminin Pepsi’sini, Coca Cola’sını ve daha birçok ABD ve İngiliz ürünlerini reyonlarda ilk sıralarda görebilirsiniz, adeta Suudiamerika haline getirilmiş kutsal topraklar maalesef.
Suudilerin ürettikleri bir kibrit çöpü bile yok. Mekke ve Medine’ye her şey dışardan geliyor. Burası, Amerika, Çin ve Avrupa ülkelerinin pazarı, gelir kaynağı haline gelmiş. Suudiler ise geçimlerini batılılarla yaptıkları anlaşmalar gereği petrolden, dünya Müslümanlarının ziyaret ettiği Mekke ve Medine şehirlerinden sağlıyorlar. Her ay gelen ziyaretçilerle büyük miktarlarda para bu şehirlere akıyor. Anlayacağınız Suudi ailesi, Mekke ve Medine’den geçiniyor. Birçok İslam ülkesi işgal altındayken, Müslümanlar işkence görüp yurtlarından sürülürken Suudiler zevki sefa sürüyorlar.
Bunca olup bitene karşı Müslümanların bilinçsizliği ve duyarsızlığı ayrı bir dert.

Gel gelelim başka bir soruna (skandal da diyebiliriz). Müslümanların namazda yöneldikleri Kâbe’nin örtüsünde ve kapısında bakın neler yazıyor:
“Mekke’yi Mükerreme’deki şerefli Kâbe’nin örtüsü Hadimül Haremeynişşerifeyn Abdullah Bin Abdülaziz bin Es-Suudi tarafından yapılmıştır.’’
“Bu kapı Halid bin Abdülaziz tarafından yapılmıştır.’’


Kapıda bu isimler haricinde üç isim daha yazıyor. Örtüsünde tek isim yazılı. Kâbe’nin kapısının olduğu tarafta, örtünün sağ üst köşesinde ki yaldızlı yazının tercümesidir bu. Müslümanlar ise o kapıya ellerini sürebilmek için bir birlerini eziyorlar! Tavaf ettikleri Kâbe’nin kapısında ve örtüsünde ne yazıyor diye merak edip okumuyorlar. Evet, Kâbe tavaf ediliyor ama aynı zamanda kralların isimleri de tavaf ediliyor!
Hangi akıl ve mantıkla Kâbe’nin kapısına ve örtüsüne isimlerini yazdırıyor bu zihniyet? Allah’ın beytine Allah’ın ayetlerinden başka ne yakışabilir, tabi ki hiçbir şey yakışmaz. Hiçbir kişi ve kurum, ümmetin kalbi, Allah’ın evi olan Kâbe’ye adını yazma kibrinde bulunamaz, ama Suudiler yapmış bunu maalesef. İşlerine gelmeyeni bidat ya da haram deyip yerle bir eden, yok eden, işlerine geleni helal kılan Suudilere karşı ümmet niye hala susuyor?
Bugün Amerika’nın, İslam’ın emanet ve mirasını yok etmeye dönük saldırılarıyla, Suudilerin Mekke ve Medine’de yaptıkları yıkımlar ve tahribatlar aynı paraleldedir. Bugün Beytullah’ın hem vizyonuna hem de misyonuna dönük bir tahribat söz konusudur.
Bunları hiçbir duyarlı Müslüman görmezden gelemez.
Bugün Siyonistlerin, Mescid-i Aksa’yı yıkma çabaları bizi ne kadar tedirgin ediyorsa, Mekke ve Medine’de olup bitenler de bizi tedirgin etmeli, rahatsız etmeli.
Suudilerin bugüne kadar yaptığı uygulamalar, Mekke ve Medine’nin, keyfi bir yönetim biçimi olan Krallık tarafından yönetilmesinin ilerde daha büyük sorunları beraberinde getireceğine işaret etmektedir. Bu konuda acilen bir şeyler yapılması gerekir diye düşünüyorum.
Yapılması gerekenler konusunda düşüncelerimi paylaşmayı yerinde buluyorum:
• Müslümanlar, Mekke ve Medine’nin önemi ve idari yapısıyla ilgili konferanslar ve paneller düzenlemeliler.
• İslam Konferansı Örgütü (İKÖ), Mekke ve Medine komisyonları kurup rapor hazırlatıp acilen adımlar atmalı, yaptırım gücüne sahip olmalı.
• Mekke ve Medine şehirlerinin idaresi, aşama aşama Suudi Krallığı tekelinden çıkarılıp, Müslümanların ortak idaresine geçilmeli.
• Şehirdeki yerleşim, Kâbe’nin çevresinden, belli bir mesafenin dışına taşınmalı.
• Şehrin ulaşımı, yerüstü ve yeraltı olmak üzere dairesel şekilde aktif bir raylı sistem ile sağlanmalı.
• Ebu Kubeys Tepesi’ndeki Suudi kralının sarayı yıkılmalı.

Ve daha birçok madde sıralanabilir bu konu üzerine.


Selam ve dua ile…
(Kâbe’deki yazıların Arapçadan Türkçeye çevirileri Abdurrezzak Sarın hocaya ait.)

26 Ekim 2007 Cuma

GİTME DEDİM


GİTME DEDİM

Oraya gitme dedim sana,
seni belâlara uğratırlar dedim,
dedim ayaklarını bağlarlar.
Gidersen dedim nerden kurtaracaklar seni,
orda tuzaklar içinde tuzaklar var.
Dedim orda ne idüğü belirsiz kişiler
bir sürü ipe sapa gelmez laf ederler.
Dedim bir lokma gibi kapıverirler seni,
atarlar ciğer gibi çorbalarının içine,
gözyaşına bakmazlar.
Dedim hamur yoğurur gibi yoğururlar seni,
havaya uçururlar dedim dağ olsan.
Çekerler dedim derinin içinden pamuk çeker gibi.
Hayale dönersin dedim sonra,
yönsüz hale gelirsin dedim sonra.
O aşağılık herifler hayvan gibi ot yerler dedim,
bir ele geçirdiler mi dedim ananı bellerler.
Oraya gitme dedim,
oraya gitme dedim sana.

MEVLANA RUMi (Çeviren : A.Kadir)

GÜNEŞİ İÇENLERİN TÜRKÜSÜ


GÜNEŞİ İÇENLERİN TÜRKÜSÜ

Düşmesin bizimle yola:
Evinde ağlayanların
Göz yaşlarını boynunda ağır bir zincir gibi taşıyanlar!
Bıraksın peşimizi kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!
İşte: şu güneşten düşen ateşte
Milyonlarca kırmızı yürek yanıyor!
Sen de çıkar göğsünün kafesinden yüreğini;
Şu güneşten düşen ateşe fırlat;
Yüreğini yüreklerimizin yanına at!
Akın var akın...
Güneşe akın!
Güneşi zaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın!
Nazım Hikmet

25 Ekim 2007 Perşembe

ÜSKÜDAR NUMAN DEDE MEVLEVİ ZAVİYESİ


ÜSKÜDAR NUMAN DEDE MEVLEVİ ZAVİYESİ



Dergâh İmrahor'da, Ayazma Mahallesi, Doğancılar Caddesi üzerindedir. Galata Mevlevîhânesi postnişînlerinden Halîl Nûman Efendi'nin burada olan evine semâhâne eklenmesi sûretiyle meydana getirilmiştir (1793). Bu zâviye, İstanbul'dan Anadolu'ya giden veyâ Anadolu'dan İstanbul'a gelen dervişlerin konaklamaları için düşünülmüştür. Daha sonraları harâb olan Mevlevîhâne'yi Sultân II. Mahmûd, Müşir Ahmed Fevzi Paşa'yı (vef. 1843) binâ emîni tâyin ederek yeni baştan inşâ ettirmiştir (1835). Abdülmecîd dönemînde 1844, 1845 ve 1851 yıllarında onarımları yapılmıştır. Mevlevîhâne, Kaptan-ı Deryâ Hacı Dede Ahmed Vesim Paşa (vef. 1910) tarafından bugünkü şekline getirilmiştir (1872). Dergâh, son olarak da son postnişîn Ahmed Remzi Akyürek Dede Efendi (vef. 1944) tarafından tâmir ettirilmiştir. Bahâriye ve Yenikapı Mavlevihâne'lerini yenileyen Sultân Mehmed Reşad, Üsküdar Mevlevîhânesi'nin de yenilenmesi için Üsküdar'lı Mimâr Kemâleddin Bey'i (vef. 1927) görevlendirdiyse de I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla bu proje uygulanamamıştır.


Dergâh semahâne-türbe, selâmlık, mutfak, dedegân ve harem dairesi, su deposu ve buna bağlı helâlar, hazîre ve bahçeden oluşan iki ayrı ana yapı topluluğudur.


Mevlevîhâne'nin mimârî açıdan dikkat çeken yanı, türbenin semâhânenin altında yer almasıdır.


Mevlevîhâne dergâhın postnişînleri: 1 - Halîl Nûman Dede Efendi (vef. 1798): Galata Mevlevîhânesi'nin 20. postnişînidir. Üsküdar Mevlevîhânesi'nin kurucusudur.

2 - Mehmed Hüsâmeddin Dede Efendi (vef. 1801).

3 - Ali Nâilî Dede Efendi, Hacı (vef. 1802).

4 - ismâil Hulûsî Dede Efendi (vef. 1804).

5 - Mehmed Emîn Dede Efendi (vef. 1812).

6 - AbdullAh Necîb Dede Efendi (vef. 1836): Galata Mevlevîhânesi 24. postnişîni Mehmed Rûhî Dede Efendi'nin (vef. 1810) oğludur.

7 - Ahmed Ârif Hikmet Dede Efendi (vef. 1873): Abdullah Necîb Dede Efendi'nin kardeşidir. 39 yıl süre ile Şeyhlik makamında bulunmuştur. Besteleri vardır. Bestelediği mâhur makamındaki "Mevlevî Âyini" kaybolmuştur.

8 - Abdullah Mehmed Zeki Dede Efendi (doğ. 1821 - vef. 1881): Bursa'da doğmuştur. Öğrenimini de Bursa'da yapmıştır. Mahkeme kâtipliği ve Bâb-ı Zemîn Câmii imâmlığı görevlerinde bulundu. Bursa Mevlevîhânesi Şeyhi Mehmed Dede Efendi'den feyz alarak derviş oldu. İstanbul'a geldiğinde geçimini hattatlıkla sağladı. Sadrâzam Yusuf Kâmil Paşa Konağı'nda Mesnevî okuttu. Ayrıca Fetvâhâne'ye ta'lik yazı hocası olarak atandı. Bayburt'lu Zihni'nin Hikâye-i Garîbe adlı eserini ince ta'lik yazı ile yazdı. Kitâbe yazıları ile tanındı. Tâlik yazı ustasıydı.

9 - Mehmed Hasîb Dede Efendi (vef. 1886): Mevlevîhânenin 7. postnişîni Ahmed Ârif Dede Efendi'nin oğludur.

10 - Ahmed Ârif Dede Efendi (vef. ?): Mehmed Hasîb Dede Efendi'nin oğludur.

11 - Mehmed Hâlid Dede Efendi (vef. 1903): Konya'da doğmuştur.

12 - Ahmed Celâleddin Baykara Dede Efendi (doğ. 1853 - vef. 1946): Gelibolu'da doğmuştur. Gelibolu Mevlevîhânesi Şeyhi Hüseyin Azmî Dede Efendi'nin (vef. 1893) oğludur. Babasının Mısır Mevlevîhânesi'ne tâyin edilmesi üzerine babası ile birlikte Mısır'a gitti (1870). Mısır'da, Câmiü-l Ezher'e devâm ederken özel hocalardan da çeşitli dersler aldı. Mısır Hidivi'nin kölesi neyzen Mehmed Subhî Efendi'den ney üflemesini öğrendi. Mevlevî âyin ve naatları ile klâsik mûsıkî ve edebiyat bilgisini ilerletti. Manastır'lı Nâilî Efendi'den Farsça öğrendi. Çilesini tamamladıktan sonra (1873) Kahire Mevlevîhânesi'nde kudümzenbaşılık ve neyzenbaşılık görevlerinde bulundu. Babasının vefâtı üzerine Üsküdar Mevlevîhânesi'ne Şeyh ve mesnevîhan oldu (1908). Mehmed Atâullah Dede Efendi'nin vefâtı üzerine Galata Mevlevîhânesi Şeyh ve mesnevîhanlığına getirildi (1910). Bu görevini dergâhların kapatılmasına kadar sürdürdü (30.11.1925). Bâzı Mevlevî Âyinlerinin unutulmamasında ve tesbitinde büyük yardımları olmuştur. Dîvan'ı vardır. Kabri; Karacaahmed Kabristanı'nda, Miskinler Dergâhı'nın arkasındadır.

13 - Ahmed Remzi Akyürek Dede Efendi (doğ. 1872 - vef. 06.11.1944): Kayseri'de doğmuştur. Kayseri mevlevîhânesi Şeyhi Süleyman Atâullah Efendi'nin oğludur. İlk ve orta okulunu bitirdikten sonra babasından, eniştesi Güncîzâde Nûh Necâtî Efendi'den, Mürîdzâde Ali Efendi'den, Hisarcıklızâde Şâir Sâlim Efendi'den ve Şâir Sâmi Efendi'den edebiyat, Arapça ve Farsça dersleri aldı. İstanbul'a gelerek Dîvan-ı Muhâsebat'ta çalışmaya başladı (1892). Bu arada Yenikapı Mevlevîhânesi Şeyhi Mehmed Celâleddin Dede Efendi'ye (vef. 1908) intisâb etti. Bir yıl sonra Kayseri'ye döndü. Daha sonraları Konya'ya gitti ve Abdülhâlim Çelebi Efendi'nin emriyle Çelebizâdeler'e Mesnevî okuttu. Kütahya Erganiye Mevlevîhânesi'ne Şeyh oldu (1909). Bu görevinde 4 yıl kaldıktan sonra Hâlep Mevlevîhânesi postnişîni oldu (1913). I. Dünyâ savaşı başlayınca İstanbul'dan Filistin'e giden Mevlevî Taburu'nun başında önce Şam'a, daha sonra da Medine'ye gitti. Şam'da kaldığı süre içinde Emeviyye Câmii'nde Mesnevî okuttu. Halep'in ilgili üzerine İstanbul'a döndü ve Üsküdar Mevlevîhânesi'ne Şeyh tâyin edildi (1919). Bu arada Üsküdar'daki Sultân III. Mustafa Câmii (yâni Ayazma Câmii) ile Bayezid Câmii'nde Mesnevî okuttu. Çeşitli devlet kademelerinde görevlerde bulundu. Dergâhların kapatılması üzerine Üsküdar Selim Ağa Kütüphânesi Başmemurluğu'na getirildi. Burada bulunan kitapları tasnîf ve tanzîm ederek fihristledi. 01.02.1937 târihinde istifâ ederek Ankara'ya gitti ve Eski Eserler Kütüphânesi'nde müşâvir olarak çalıştı. Kayseri'de vefât eden Ahmed Remzi Akyürek Dede Efendi'nin cenâzesi Seyyid Burhâneddin Muhakkik Tirmizî Efendi'nin türbesine defnedildi (06.11.1944). Dede'nin yirmiye yakın eseri vardır ki bunların birçoğu yayınlanmıştır. Şiirleri Bergüzar adlı bir eserde toplanmıştır (1911). Dede'nin bir beyiti :

Gâh olur mevte müeddi cür'a-i âb-ı zülâl,

Gâh eder bir tahta pare âdemi yemden halâs.

(Bazan bir damla su insanı boğup öldürür,

bazan da küçücük bir tahta parçası insanı denizde boğulmaktan kurtarır)

Türbede medfûn olanlar :

1 - Nûman Halîl Dede Efendi (vef. 1798): Üsküdar Mevlevîhânesi'nin kurucusu ve ilk Şeyhidir.

2 - Ali Şeydâ Dede Efendi (vef. 1800): İstanbul'ludur. Halvetîyye tarîkatına gönül vermiş bir zâtın oğludur. Küçük yaşta gözlerini kaybetti. Bundan dolayı daha çok "Şeydâ Hâfız" olarak tanınır. Küçük yaşta hâfız oldu. Kabiliyeti ve gayretli çalışmaları ile kısa zamanda neyzen ve bestekâr olarak ün yaptı, Galata Mevlevîhânesi 15. postnişîni olan Selim Dede Efendi'den (vef. 1777) sikke giydi. Sultân III. Selim tarafından Hacc'a gönderildi. Dönüşünde Üsküdar Mevlevîhânesi'nde kudümzenbaşılık yaptı. Pek çok dinî ve din dışı besteleri bulunmaktadır.

3 - Mehmed Hüsâmeddin Dede Efendi (vef. 1801): Dergâhın Şeyhidir.

4 - Hacı Ali Nâilî Dede Efendi (vef. 1802): Dergâhın postnişînidir.

5 - İsmâil Hulûsî Dede Efendi (vef. 1804): Dergâhın postnişînidir.

6 - Abdullah Necîb Dede Efendi (vef. 1836): Dergâhın altıncı postnişînidir.

7 - Abdülkadir Kadrî Efendi (vef. 1836): Dergâhın yedinci postnişînidir.

8 - Ârif Himmetî Dede Efendi (vef. 1876).

9 - Abdullah Mehmed Zeki Dede Efendi (vef. 1881): Dergâhın Şeyhidir.

10 - Mehmed Hasîb Dede Efendi (vef. 1886): Dergâhın postnişînidir.

11 - Mehmed Hâlid Dede Efendi (vef. 1903): Dergâhın onbirinci posnişinidir.

12 - Ahmed Vesim Paşa Dede Efendi (doğ. 1824 - vef. 13.10.1910): Üsküdar, Yeniçeşme'de doğdu. Bahriye Emîni Mehmed Reşid Efendi'nin oğludur. Özel hocalardan Farsça öğrendi. 1836 yılında girdiği Deniz Harb Okulu'nu başarıyla bitirdi.

1841 yılında Kaptan-ı Deryâ Çengeloğlu Tâhir Paşa'nın komutasında Girit ve Sisam ayaklanmalarının bastırılmasında başarı gösterdi (1842). İngiltere'de donanma eğitimi gördü (1849 - 1851). Yurda dönüşünde topçu öğretmenliği görevinde bulundu.

Kırım Savaşı'nda, Sivastopol önlerinde gösterdiği başarı sebebi ile "Kırım İmtiyâz Nişanı" ile ödüllendirildi. Ayrıca bu hizmetleri dolayısiyle İngiliz ve Fransız Donanma komutanlıkları tarafından takdirnâme verildi (1856). Karadeniz limanlarının haritalarının yapılmasında bulundu. Sultân Abdülazîz pâdişâh olduğunda yâverliğe getirildi (1861). Mekke Emâri Şerif Abdullah Paşa'ya nişan ve hediyeler götürdüğünde Hacc fârizasını yerine getirdi. Sultân Abdülazîz'in Mısır seyahati sırasında pâdişâhın yaverliğinde bulundu (1863). 1864 yılında Müşir, 1865 yılında da Kaptan-ı Deryâ oldu. Sadrâzam Keçecizâde Fuad Paşa'nın donanma giderlerini kısıtlamasına karşı çıkınca azledildi. Devletin çeşitli üst kademelerinde çalıştı. İkinci defa Kaptan Paşa'lığa getirildi (1867). Daha sonraları da Karadeniz Boğazı Muhâfızlığı, Bahriye Komutanlığı ve Liman Muhâfızlığı görevlerinde bulundu. Sultân Abdülhamîd tarafından Bahriye Nâzırlığına getirildi (20.06.1878). Pâdişâhın donanmanın silâhsızlandırılması görüşüne karşı çıktığı için görevinden azledilerek Üsküdar'daki evinde ikamete mecbur edildi. (1879). Mevlevî tarîkatına mensûb olan Dede Ahmed Vesim Paşa'nın 8 adet mushaf yazdığı bilinmektedir. İyi bir hattat olan Dede, yazdığı mushafların tezhibini de kendi yapmıştır.


Hazîrede medfûn olanlar :

1 - Mehmed Emîn Dede Efendi (vef. 1812): Dergâhın beşinci postnişînidir.

2 - Azîz Dede Efendi (doğ. 1835 - vef. 07.03.1905): Üsküdar, Doğancılar'da doğdu. Küçük yaşta gittiği Kahire Mevlevîhânesi'nde (Sivas'lı) lâkabı olan bir Şeyhten ney ve mûsıkî dersleri aldı. Daha sonra babasının Mâliye Nezâreti'ndeki görevi gereği Gelibolu'ya gitti. Orta öğrenimi sonrası A azâde Mevlevîhânesi Şeyh vekili Ali Dede Efendi zamanında çileye girdi. Hüsâmeddin Dede Efendi'nin Şeyhliği sırasında "Dede" oldu. Galata Mevlevîhânesi 27. postnişîni Mehmed Atâullah Dede Efendi'nin (vef. 1910) dâveti üzerine Galata Mevlevîhânesi Neyzenbaşılığı'na getirildi. Daha sonraları bu görevi Üsküdar ve Bahâriye Mevlevîhânelerinde de sürdürdü. Hayatının son günlerini Üsküdar, Ahmediye'de açtığı attâr (aktar) dükkânında geçirdi. Neyzen Üsküdar'lı Sâlim Bey'in de talebesidir. Eserlerinden günümüze ulaşan bir Hicaz Peşrev ile altı saz semaîsi bulunmaktadır. En tanınmışları uşşâk ve yegâh saz semaîleridir. Yetiştirdiği neyzenler arasında Mehmed Emîn Yazıcı (vef. 1945) ve Ziya Santur (vef. 1952) efendiler en tanınmışlarıdır.

3 - Fasîh Dede Efendi (vef. 1920): Bursa Mevlevîhânesi'nde yetişmiştir.

4 - Mehmed Şemseddin Dede Efendi (?): Kayseri Mevlevîhânesi postnişîni Süleyman Atâullah Dede Efendi'nin oğlu ve Üsküdar Mevlevîhânesi son şeyhi Ahmed Remzi Akyürek Dede Efendi'nin kardeşidir.

5 - Mustafa Rûhi Dede Efendi, Şeyh Ârif Himmetî Dedezâde (?).

6 - Mehmed Dede Efendi (?).

7 - Şemseddin Çelebî Efendi (?).

8 - Sadreddin Çelebî Efendi (?).