
İstanbul’un Tekke ve Mevlevihaneleri
İstanbul’un saraylarını bilirsiniz; surlarını, müzelerini, kulelerini… Peki, İstanbul’un Mevlevihanelerini ve tekkelerini bilir misiniz? Her biri güngörmüş, vakur ve ziyaretçilerini bekliyor.
"Başı ve sonu olan her şey geçicidir" der Mevlana. İstanbul’un tarihle belirlenmiş bir başı var; ama İstanbul’un bir de ruhu var, başı ve sonu belli olmayan… Ezeli ve ebedi olan bu şehirde, bir günümüzü tarihin derinliklerinde kalmış tekke ve mevlevihanelere ayırdık.
Her ne kadar bugün yoğun olarak tekke ve mevlevi kültürü yaşanmasa da İstanbul’da bulunan ve bir kısmı vakıf ve şahıs korumasında olan bu yapılar, Osmanlı ve İstanbul kültürüne dair birçok iz taşıyor. Özellikle Suriçi’nde bulunan bu yapılar 1330’lardan Tanzimat dönemine kadar Osmanlı gündelik hayatını yoğun bir şekilde etkilemişler. Osmanlı zamanında sayıları 700’ü bulan bu yapılardan günümüze sadece 480 tanesi kalabilmiş.
Soğuk bir İstanbul sabahında başlayan yolculuğumuzun ilk durağı Şahkulu Sultan Tekkesi. Fest Travel’in düzenlemiş olduğu bu turda bize sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz rehberlik ediyor.
Tura ilgi yoğun, herkes merakla rehberi dinliyor. Fehmi Bey gidene kadar tekke ve mevlevi kültürü hakkında bizi yoğun bir bilgi bombardımanına tutuyor.
Tura ilgi yoğun, herkes merakla rehberi dinliyor. Fehmi Bey gidene kadar tekke ve mevlevi kültürü hakkında bizi yoğun bir bilgi bombardımanına tutuyor.
Şahkulu Sultan Tekkesi
Bir Bektaşi tekkesi olan bu tekke, Kadıköy’e bağlı Merdivenköy’de bulunuyor. Kuruluşu 1329’da Osmalılar'ın Bizans’ı yendiği Pelakanon Savaşı’na dayanıyor. Savaş öncesinde burası Bzans İmparatoru Andronikos’un av köşküymüş. Savaş sonrasında Orhan Gazi’nin isteği üzerine Ahi tekkesi olarak dervişlere bırakılmış.
Bir başka kaynak ise bu ibadethanenin, Sancaktar Baba, Mansur Baba, Semerci Baba gibi savaşçı Bektaşi dervişleri tarafından inşa edildiğini iddia ediyor. Günümüzde aslına ve geleneğine uygun bir şekilde varlığını sürdürüyor.
Bektaşilerin en önemli ibadethanelerinden biri olan Şahkulu Sultan Tekkesi’ne ayakkabılarımızı çıkarıp giriyoruz. Hafta sonu olduğu için ziyaretçi akınına uğramış. Onikigen olarak inşa edilmiş yapının içi oldukça aydınlık ve aslına uygun olarak restore edilmiş. Özel günlerde semah törenleri düzenlenen tekkede, arıcılık kursları da veriliyor. İki yaşlı amca meraklı gözlerle bakan bizi görüyor ve hemen deyişlere başlıyor.
Şahkulu Tekkesi’nden sonra Avrupa Yakası’na geçiyoruz ve bu yakadaki ilk durağımız Galata Mevlevihanesi’ne geliyoruz.
Bir başka kaynak ise bu ibadethanenin, Sancaktar Baba, Mansur Baba, Semerci Baba gibi savaşçı Bektaşi dervişleri tarafından inşa edildiğini iddia ediyor. Günümüzde aslına ve geleneğine uygun bir şekilde varlığını sürdürüyor.
Bektaşilerin en önemli ibadethanelerinden biri olan Şahkulu Sultan Tekkesi’ne ayakkabılarımızı çıkarıp giriyoruz. Hafta sonu olduğu için ziyaretçi akınına uğramış. Onikigen olarak inşa edilmiş yapının içi oldukça aydınlık ve aslına uygun olarak restore edilmiş. Özel günlerde semah törenleri düzenlenen tekkede, arıcılık kursları da veriliyor. İki yaşlı amca meraklı gözlerle bakan bizi görüyor ve hemen deyişlere başlıyor.
Şahkulu Tekkesi’nden sonra Avrupa Yakası’na geçiyoruz ve bu yakadaki ilk durağımız Galata Mevlevihanesi’ne geliyoruz.
Galata Mevlevihanesi
Aşk bir haldir! anlatılmaz yaşanır.
Beyoğlu’nda Tünel’den Yüksekkaldırım’a giden Galip Dede Caddesi üzerinde yer alan Galata Mevlevihanesi aynı zamanda Divan Edebiyatı Müzesi. 506 yıllık olan bu Mevlevihane’nin bahçesinden içeri girer girmez çınar ve incir ağaçları karşılıyor bizi - tabi kedileri de unutmamak lazım- Mevlevihane’ye girdiğinizde İstiklal Caddesi’nin gürültü ve kalabalığını geride kalıyor. İnsana huzur veren bu bahçede 1846 yılında yapılmış Adile Sultan Sarnıcı yer alıyor.
Yağan karın altında bundan 500 yıl önce dünyevi zevklerden arınıp ruhlarını temizlemek için çile çeken, gerçek aşkı arayan Mevlevilerin yaşadığı döneme, ney taksimlerinin ve ustadan çırağa geçen ebru sanatının icra edildiği dönemlere gidiyoruz.
Galata Mevlevihanesi, taşıdığı manevi değerlerin yanı sıra, mimarisiyle de önemli bir yapı... Avlunun hemen girişinde yuvarlak bir kemer dikkat çekiyor. Bu kemerin üzerinde Sultan II. Mahmud'un tuğrası yer alıyor. Kemerin üzerinde görebileceğiniz bir diğer yapıt ise şair Lebib'e ait onarım yazıtı. Halet Efendi Kütüphanesi ile Hasan Ağa Çeşmesi de mekânın girişinde bulunuyor. Mevleviliğin en önemli isimlerinden biri olan Şeyh Galip'in türbesinin konuşlandığı avlunun sonunda 'semahhane', 'selamlık' ve 'derviş' bölümleri karşınıza çıkıyor.
Mevlevihanenin içinde bulunan Divan Edebiyatı Müzesi’nde yüzyıllar boyu müzik ve sanatla iç içe olan şair ve müzisyen Mevlevilerden hareketle, Türk musikisine ait aletler ile Mevlevi kültürüne ait eserler sergileniyor.
Yağan karın altında bundan 500 yıl önce dünyevi zevklerden arınıp ruhlarını temizlemek için çile çeken, gerçek aşkı arayan Mevlevilerin yaşadığı döneme, ney taksimlerinin ve ustadan çırağa geçen ebru sanatının icra edildiği dönemlere gidiyoruz.
Galata Mevlevihanesi, taşıdığı manevi değerlerin yanı sıra, mimarisiyle de önemli bir yapı... Avlunun hemen girişinde yuvarlak bir kemer dikkat çekiyor. Bu kemerin üzerinde Sultan II. Mahmud'un tuğrası yer alıyor. Kemerin üzerinde görebileceğiniz bir diğer yapıt ise şair Lebib'e ait onarım yazıtı. Halet Efendi Kütüphanesi ile Hasan Ağa Çeşmesi de mekânın girişinde bulunuyor. Mevleviliğin en önemli isimlerinden biri olan Şeyh Galip'in türbesinin konuşlandığı avlunun sonunda 'semahhane', 'selamlık' ve 'derviş' bölümleri karşınıza çıkıyor.
Mevlevihanenin içinde bulunan Divan Edebiyatı Müzesi’nde yüzyıllar boyu müzik ve sanatla iç içe olan şair ve müzisyen Mevlevilerden hareketle, Türk musikisine ait aletler ile Mevlevi kültürüne ait eserler sergileniyor.
Semâ: Kainatın hareketine insanın katılması
Mevlevihanede her ayın 2. ve son Cuma günleri Galata Mevlevi Musikisi ve Semâ Topluluğu tarafından tasavvuf müziği eşliğinde sema töreni yapılıyor. Halka açık olan törenlerde semazenler ellerini yere vurarak secde ediyor ve semazenbaşının işareti ile Dede'nin elini öperek dönmeye başlıyorlar. Semâ mevleviler tarafından kainatın hareketine insanın katılması olarak tanımlanıyor.
“Ey gün, gel zerreler dans ediyor!
Esrimiş ruhlar dans ediyor!
Eğil kulağına söyleyeyim,
Nereye götürüyor sema.”
Kadırga Özbekler Tekkesi
İstanbul’da bulunan 5 Özbek Tekkesi’nden rahatça gezip görebileceğimiz Özbek tekkelerinden biri Kadırga Özbekler Tekkesi. Kadırga ve Sultanahmet arasında bulunan bu tekke Özbek ve Buharalı Türklerin İstanbul’daki ikamet merkeziymiş. Gezi sırasında restorasyon çalışması olduğu için içine giremiyoruz ama bu haliyle bile heybetli görüntüsünü esirgemiyor bizden.
Tekkenin avlusundan çıktıktan sonra uygun adım yokuş aşağı iniyoruz ve Cankurtaran’daki Dede Efendi’nin evinde alıyoruz soluğu.
Hamamizade İsmail Dede Efendi'nin evi
Hamamizade İsmail Dede Efendi'ye ait olduğu belirtilen ve restore edilerek günümüzde daha çok musiki, mimari, kültür ve sanat konularında etkinliklerin düzenlendiği bu ahşap ev aslına uygun olarak restore edilmiş. Sedirli oturma düzenli odaları, ara katı, yüklükler, nişler, ahşap tavan, oda içinde yıkanma yerleri ve sürme pencereleri ile ev 2 kattan oluşuyor.
Evin bekçisi Ziya Bey ziyaretçileri karşılıyor ve isteyenlere Dede Efendi’nin hikâyesini anlatıyor. Anlatılanlara göre II. Mahmud bu evi Dede Efendi’ye bir beste karşılığı hediye etmiş.
Ayrıca yapının bulunduğu sokağın bir başka özelliği daha var. İstanbul’un fethinden sonra yapılan ilk cami olan Akbıyık Cami bu sokakta bulunuyor. Bu cami İstanbul’da Kabe’ye en yakın cami olarak da biliniyor.
Merkez Efendi Tekkesi
İstanbul’un kapılarından Mevlanakapı’dan içeri giriyoruz. Kısa bir yürüme mesafesinden sonra Merkez Efendi Tekkesi’ne ulaşıyoruz. Bu tekkenin ismi sufi bir hekim olan ve mesir macununu bulan Merkez Efendi’den geliyor. Tekkenin bahçesinde üzeri kapatılmış bir kuyu bulunuyor. Niyet kuyusu olarak da tanımlayabileceğimiz bu kuyunun altında Merkez Efendi’nin çilehanesi bulunuyor.
Kafamızda günden kalanlar var. Ama esas olan yarına götürdüklerimiz…
Mevlana Celaleddin Rumi ne demiş:
“Bir yerde konaklayıp da yola koyulmak ne güzel,
Hiç donmadan, bulanmadan böyle durulmak ne güzel
Dün geçmiş ola: onunla gitti gider dünkü sözün:
Her yepyeni gün için bir taze söz bulmak ne güzel”
Eda Özer

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder